Büyü, bilim din ve insanlık

Arkeolojik ve Antropolojik araştırmalarla, 15 Milyon yıl önceye kadar izlerini sürebildiğimiz ve 40 Bin yıl önce Üst Paleolitik Çağ’da yaşayan ilk modern insandan (bazılarına göre ilkel insan) günümüze kadar Büyüsüz ve Dinsiz yaşamış bir topluma rastlayamıyoruz. Aynı tarihsel yolculukta dikkati çeken bir gerçek daha vardır ki; Bilimsiz tutumu olmayan ya da Bilimsel düşünememiş gruplar da yok gibidir. Tek cümleyle ifade etmek istersek: “Toplumlarda Büyü ve Din gibi inanç alanlarının hemen yanında Bilimsel düşünce ve Bilim alanları da dikkatleri çekmektedir”.
Tartışmaya başlamadan önce, Büyü, Bilim ve Dinin ansiklopedik tanımlarına bir göz atalım:

BÜYÜ: ( Sihir, Magic) İnsan ve doğaya ilişkin olayları, maddi dünyanın ötesindeki gizemli dış güçler aracılığıyla etkileyip yönlendirdiğine inanılan törensel eylem.

Basit topluluklarda bilimsel ve tıbbi bilgi ve uygulamalarını kapsayan tüm bilgileri içinde bulundurur. Modern bilimlerin büyüsel orijini olduğuna inanılmaktadır.

Eski metali altına dönüştürme (simyacılık) çalışmaları modern kimya ve fiziğin, astrolojinin modern astronominin, hastaları bitkilerle sağaltma işleminin modern farmakolojinin gelişmesine neden olduğu konusunda görüşler vardır.

Büyü birçok Dinin çekirdeğini oluşturmuştur. Dünyanın her yerinde ve bütün tarihsel dönemlerde rastlanan Kültürel bir olgudur.

DİN: ( Religion) İnsanın kutsal saydığı gerçeklikle ilişkisi; bu ilişkinin çerçevesini oluşturan inançlar, öğretiler, değer yargıları, davranış kuramları, tapınma biçimleri ve kurumsal yapılar.

Dinin ekonomik yaşam üzerinde çok büyük etkileri vardır. Din, insanların doğa karşısında kendilerini güçsüz görmelerinin bir ürünüdür. Din toplumca ortak benimsenir (cemaat) bu yüzden de, cemaat toplumunun bireyleri kendi dinlerini diğerinden üstün tutmaya çalıştığı sürece taassup ve dinsel doğmalar (batıl inançlar) oluşmaktadır.

Din büyüdeki kişisellik ve kültür özelliklerini taşımaz, insan ile ruhani güçler arasındaki dolaysız bir ilişkidir.

BİLİM:
1. Nesnel dünyaya ve bu dünyada yer alan olgulara ilişkin tarafsız gözlem ve sistematik deneye dayalı zihinsel etkinliklerin ortak adıdır.
2. Doğanın ve Evrenin gerçeklerine ilişkin gözlemleri değerlendirerek, elde edilen bilgileri yöntemli bir şekilde tanımlayıp sınıflandıran, bunların nedenlerini ve aralarındaki ilişkileri araştıran, bağlı oldukları yasaları belirlemeye çalışan nesnel birikim.

İnsan için yaşam çevresini, giderek tüm evreni anlamak köklü bir ihtiyaçtır.

Bilim arayışı, günlük sorunların dürtüsünden çok olup bitenleri öğrenme, anlama ve açıklama merakından kaynaklanan bir arayıştır.

Büyü, Bilim ve Dinin tanımlarındaki altı çizili noktalara dikkatinizi çektikten sonra; şeyler nerede, nasıl, ne zaman, niçin, hangi gereksinimlerden başlamış? Sorularının yanıtlarını birlikte Uygarlığın Seyir Defteri içinde arayabiliriz.

40 Bin yıl önceki Üst Paleolitik Çağdan, 10 bin yıl önceki tarım toplumuna gelene dek “Avcı – Toplayıcı” Üst Paleolitik Çağın mağara insanı pratik nedenlerden dolayı, yiyecek arayışındaki başarıyı güvence altına almaya yönelik doğa süreçlerini kontrol etme çabası içindedir. Bunu da doğrudan doğruya av büyüsü olarak adlandırılan ayinler ve büyü aracılığıyla yapar. Bu döneme ait mağara buluntularında yapılan incelemelerden, mağaralarda belirli amaçla toplanıldığını öğreniyoruz. Mağara çizimlerinde hayvan resimleri arasına serpiştirilmiş çizgisel ızgaralar, benekli çizgiler, iç içe eğriler, çubuksu çizgiler, üçgenler, dörtgenler ve daireler gibi tuhaf görünümlü izlenimi veren, ancak sembolik bir anlatımı olduğu düşünülen geometrik desenlerin varlığı dikkati çekmektedir. Bu bulgular da Üst Paleolitik Çağda Şamanlık çalışmalarının başladığını göstermektedir.

Bu tür çalışmalar incelendiğinde, temelde bireysel ve düşünsel sorunların, bireylerin dünyayı algılayışlarının, bilimsel ve teknik bilginin, belli bir gelişim aşamasındaki bir toplumun dünya görüşünün bir boyutunun Büyü yoluyla bizlere yansımasıdır.

İngiliz Antropolog Sir James Frazer (1854-1941) büyünün “insana ve doğaya ilişkin olaylar arasındaki neden – sonuç ilişkisine sembolik bir anlam yükleyen kültürlerde önemli olduğu” yönündeki tespiti yukarıdaki bulguların ışığında olmuştur.

Tylor (1871) Primitive Culter adlı yapıtında büyüyü “Sahte Bilim” olarak tanımlamıştır. Büyü eylemiyle amaçlanan olay arasında dolaysız bir neden – sonuç ilişkisi kurduklarını belirtir. Bir boş inanç ya da saplantı olarak değil “simgesellik ilkesine dayanan, oldukça akılcı bir benzerlik süreci üstüne kurulmuş, mantıklı bir düşünce biçimi” olarak ele alır.

Bilim tarihi araştırmacıları açısından bilimin ne olduğuna baktığımızda, büyüyle bilim arasında bir bağ olduğunu düşünebiliriz. Günümüzde birçok bilim tarihi araştırmacısı bilimi şöyle tanımlamaya çalışıyorlar: BİLİM; doğayı, özellikle doğaya ilişkin kuram ya da beklentilerimizi sürekli sorgulama etkinliğidir. İnsan için yaşam çevresini, giderek tüm evreni anlamaya çalışmak köklü bir ihtiyaçtır. Bilim arayışı, günlük sorunların dürtüsünden çok olup bitenleri öğrenme, anlama ve açıklama merakından kaynaklanan bir çabadır.

Alexandre Koyre; neopozitivizmin gözlemci-deneyci bilim anlayışının en köklü eleştirmenlerindendir. Bilimi şöyle tanımlamaya çalışıyor; “Bilim, mantıksal, ussal süreçlerin ürünü değildir. Bilimin temelinde us dışı, mantık dışı, metafizik, büyüsel, dinsel hepsinden önemlisi felsefi öğelerin bulunmasıdır. Dolayısıyla bilimsel ilerleme, yalnız deneysel yanıyla değil kuramsal yanıyla da ele alınmalıdır”. Crombie’de “Bilimde salt deneycilik hiç bir yere götürmez, olguların gerçek nedenlerini bulgulamayı sağlamaz, sadece olguların doğru tanımlarının yapılmasını sağlar. Bilim, kendisini hakikate götüren yolda, gerçeğin bilgisine ulaşma amacından vazgeçerek değil, tersine onu gözü peklikle kovalayarak ilerler” diyerek bu görüşleri destekler.

Görmekteyiz ki, 40 bin yıl önceye ait arkeolojik ve antropolojik araştırmalar ve Bilim tarihi araştırmacılarının bilimin ne olduğu konusundaki vardıkları sonuçlar; Üst Paleolitik Çağ insanının faydacı ve pratik kaygıyla da olsa, büyü diye ifade ettiğimiz “ Bilimsel düşüncenin ve bilimin” temelini attıklarıdır. Bilgin antropolog J.L. Myres Notes and Queries adlı dergide “Natural Science” başlıklı makalesinde “İlkelin bilgisi gözleme dayalı açık ve kesindir” diyor. A.A. Goldenweiser ise “ilkel insan çağdaş bir doğa bilimcisinin ruh haliyle donatılmıştır” görüşünü ortaya atıyor.

B. Malinowskin’nin Yeni Gine ve çevresindeki takımadalarında yaptığı alan çalışmalarından çıkarsamaları ise şöyle: Bu topluluk deneyli balıkçı, çalışkan zanaatçi ve tüccardırlar fakat geçimleri tarımdır. En ilkel aletler, sivri bir çubuk ve çapayla topraktan bol ürün almayı öğrenmişlerdir. Toprağı ve fideyi seçebiliyorlar, hangi mevsimde neyi dikeceklerini, ne kadar su vereceklerini, anız yakmayı, nadası bilmelerine rağmen yine de yaptıkları her işte büyü vardır. Her yıl kesin olarak saptanmış sıra ve düzende bahçelerde bir dizi ayin yaparlar. Kano yapımında mühendislik harikası yaratırken, kano yapım bilgilerine rağmen hesaplanamaya akıntıların, muson rüzgârları zamanındaki ani fırtınaların ve bilinmeyen sığ kayalıkların tehlikelerine karşı hemen büyü devreye girer. İlkel Malinezyalı, bir bitkinin yalnız büyüyle ürün vermeyeceğini; iyi ölçülmezse, doğru yapılmazsa bir kanonun hiçbir zaman su üstünde duramayacağını; bir savaşın ustalık ve serinkanlılık olmadan kazanılamayacağını bilir. Kendini hiçbir zaman salt büyüye yaslamaz, tam tersine zaman zaman onu tümüyle dikkati dışında bırakır. Fakat bilgisinin ve akıl yöntemlerinin yetersiz kaldığını gördüğü yerde büyüye sarılır. Geleneklerine bağlıdırlar, gençliğe geçiş inisiasyon törenleri vardır. Adaylar uzun bir düşünce ve hazırlama evresine alınırlar. Daha sonra yapılan bir dizi sınavdan oluşan inisiayon yapılır. Hafif bir kesikten sünnete uzanan yaralanma ile son bulur. Yüklenen sınav, adayın ölümünün ve yeniden doğuşunun tasarımlanmasıdır. Çoğunlukla bu teatral olarak canlandırılmaktadır. Eskiler bilgiyi bu inisiayon töreninden başarıyla geçenlere dereceli olarak verirler. Geleneklerini kutsayarak, paha biçilmez bir güç ve süreklilik kazanarak hakikati ararlar. Nedenlerin nedenlerini araştırırlar. Bunun sosyolojik işlevi; Koşullar ne olursa olsun geleneğin topluluk için çok büyük değer taşıdığı ve topluluğun üyeleri için hiçbir şeyin varolana uyum ve onu korumak kadar önemli olmadığıdır. Toplumsal düzen ve uygarlık yalnızca eskilerin öğreti ve bilgisine bağlı kalınarak korunabilir.

Zaman içinde dünyada nasıl bir değişiklik oldu da yaşadığımız zamana baktığımızda yeryüzünde boş inançlar ve taassup hala hüküm sürüyor?

10 Bin yıl önce buzul çağının sona erip de tarım toplumuna geçişe kadar İ.Ö 30 bin yıl büyü bilim, sanat iç içe gelmiştir. 10 Bin yıl önce Tarım toplumuna geçen insan, Avcılık toplayıcılıktan yerleşik düzene geçmiş, topraktan ürün elde etmeyi, hayvanları üretmeyi öğrenmiştir. Bu aşamada bireyin kendi ihtiyacından fazla bir artı değeri olmaya başlamıştır. Böylece insanlar arası üretim ilişkileri başlamıştır. İ.Ö 5 Bin yıl önceye gelindiğinde, üretim ilişkisi içinde, artı değeri elinde bulunduranlar varsıllıklarını güç olarak algılamışlar, yönetenler sınıfına ve devlet düzenine geçmişlerdir. Doğa olayları karşısında güçsüzlüğünü fark eden, geleceğinden kaygı duyan insan, merak ve nedenleri bilme isteğinden dolayı nedenleri aramaya başlar. Kendine göre saptadığı nedenleri kutsal sayarak Tanrılaştırır. Korku ve umutla yakararak ya da meydan okuyarak daha yüksek varlıklara seslenir., kötü ruhlara, atalarına ya da tanrılarına. Tanrılar vardır artık. Ay tanrısı, ateş tanrısı, bereket tanrısı, su tanrısı, güneş tanrısı v.s. İnsanlar yararcı bir yaklaşımla gereksinimleri ve hayal güçleri kadar Tanrı yaratmışlardır. Bilinmeyen şeylerden duyulan korku ve gelecek kaygısı herkesin din dediği şeyin doğal kökenidir. Dinin bu başlangıcı da büyü gibi nedenlerin nedenlerini araştırma, sorgulama sürecine girip bilime hizmet etmeye başlamıştır. Ancak dinin bu başlangıcını tespit etmiş olan, erki elinde bulunduran yöneticiler; insanın gelecek kaygısını, bilinmeyene karşı olan korkusunu beslemiş ve yasa haline getirmişler ve ona gelecekteki olayların nedenlerine ilişkin kendi uydurdukları görüşlerini eklemişlerdir. Böylece başkalarına hükmedebileceklerini ve kudretlerinden en büyük faydayı elde edebileceklerini ummuşlar ve elde etmişlerdir.

Dinlerin başlamasıyla, büyüdeki birey faydacılığı cemaat faydacılığına dönmüştür. Din adına cemaatin ekonomik çıkarları her şeyin üstünde tutulmaya başlamıştır. Sofist filozof Keoslu Kritias’a göre (İ.Ö 5 yy) din, “insanları ahlak ve adalete yöneltebilmek için onları korkutmak amacıyla uydurulmuştur”. Platon’a göre ise (Politeia, Devlet kitabında) din, “yönetenlerin yönetilenlere devlet yararına söylediği güzel yalanlardır”. Dinin başlangıcıyla birlikte, insan ile ruhani güçler arasındaki ilişkileri yürütecek din adamları ortaya çıkmıştır. İÖ. 3000’li yıllarda yagın bir şekilde, Mezopotamya’da, Uzakdoğu’da ve Mısır’da Rahipler toplumları yönlendirmeye başlamışlardır. Bu rahiplerin bir kısmı yönetenlerin tarafında olmuş bir kısmı da insan ahlakı ve toplumsal adalet için çalışmışlardır. Erki elinde bulunduran yöneticilerin kudretleri için, devlet adına faydacı bir tutum içindeki din adamları; büyü ayinlerindeki büyücünün amacı her zaman söyleyebilmesine karşın dini bilgiler için “bu böyledir” ya da “Tanrı buyruğudur” sözlerini kullanırlardı. Onlara göre, tanrının kulu olan zayıf insan yüksek güçlere karşı gelirse başına her türlü felaket gelirdi.

İnsan ahlakı ve toplumsal adalet düşünceleri ile hareket eden Rahipler ne yapıyorlardı?

Onlar nedenlerin nedenlerini, toplumun ahlak ve adaletle yönetilmesi için, insanların yararı için araştırıyorlardı. O dönemin biliminin gelişmesi için çaba harcayanlar, aritmetiği, geometriyi, astronomiyi, müziği bilen, aklını kullanan bu grup rahipler, din ile bilimi bir birine ters düşürmeden piramitleri, hiyerografiyi, çivi yazısını, tekerleği, devlet yönetimiyle ilgili yasaları insanlık tarihine armağan etmişlerdir. Bu rahipler çalışmalarında töresel nitelikteki bilgi ve görgülerini kapalı bir topluluk içinde sembollerle anlatır, aşamalı olarak alır ve verirlerdi. Onlara göre doğa ve Tanrı birdir. Evren ve Tanrı birdir. Tanrı yaradan değil var olandır ve evrenin toplamıdır.

Tanrı buyruğu ile hareket ettiklerini söyleyenlerle bilimsel yaklaşımla hareket edenler arasında çatışmalar ortaya çıkmıştır. Bu çatışmalara girmek istemeyen Rahipler Ezoterik (Batini) doktrinlerin (Panteizm) temelini atmışlardır. Ezoterik öğreti içindeki Rahipler, kapalı bir grupturlar, aralarına alacakları adayları özenle seçerler, özel bir inisiasyon töreniyle aralarına alırlar, bilgi ve görgülerini “derece” silsilesiyle verirler, semboller, sembolik terimler, özdeyişler ve allegoriler kullandıkları çalışmalar yürütürlerdi. Benzer törensel çalışmalara Malenezyalılar’dan, Uzak doğu dinlerinden, Mısır’dan, Sümer’den, eski Anadolu Ahiliğinden günümüzde Bektaşiliğe birçok Bâtıni doktirinlerde rastlamak mümkündür.

Yine de günümüzde, yapıcı ve yaratıcı insanlardan oluşacak insanlığın nasıl olması gerektiği konusunda bilebildiklerimi sizlerle paylaşmak isterim:

Yapıcı ve yaratıcı insan, gücünü, doğrudan doğruya doğaüstü varlıklardan alan bir “büyücü” ya da dinsel ideolojik tanrıdan alan bir “din adamı” değildir.

Yaratıcı insan, gücünü:
Yaşamın ve çevresinin farkında olmasından,
Merakından,
Bilimsel şüpheciliğinden,
Görevine bağlılığından,
Deneyim çokluğundan,
Doğruluk sevgisine dayanan bilim ahlakından,
Tüm insanlara adaletli davranmaktan,
Ölüm tehlikesi karşısında bile doğru bildiği yoldan şaşmamaktan,
Yurtseverliğinden,
Hoşgörü ve Toleransından,
Özet olarak “Kendini Bilmekten gelen hakikat severlikten” almaktadır.
Yaşadığımız dünyaya baktığımızda, yeryüzünde boş inançlar ve taassup hala hükmünü sürdürmekte, din adına insanlar birbirini öldürmekte, sevgisizlik her yeri kaplamakta. Zenginlik, makam ve kuvvet kötüye kullanılmakta, gözleri bürüyen dünyaya egemen olma hırsı insanlara korku, kaygı ve ümitsizlik saçmaktadır.

İçinde yaşadığımız günler; yapıcı ve yaratıcı özellikleri taşıyan insanların, “kritik analitik düşünmeye” kuvvetle ihtiyaç duyduğu günlerdir. Akla ve bilime her türlü ideolojinin önünde değer veren bu insanların, gün geçtikçe önemi daha da artmaktadır.

Bizlerin düşünmesi ve yapması gereken;
Körü körüne bir fikre saplanmamak,
Başkalarının bizlere sunduğu ideolojilere rast gele inanmamak,
Basmakalıp düşüncelere, kalıplaşmış sloganlara, ön yargılara, boş inançlara kendimizi kaptırmamak,
Her şeyi aklın süzgecinden geçirmek,
Taassupla mücadele etmek,
Kendi eğilimlerimizin, tutkularımızın, hırsımızın, bencilliğimizin ve çıkarcılığımızın insani pürüzler olduğunu fark etmek,
Bu pürüzlerimizi düzeltebilmek için durmadan çalışmak.
Düşüncelerimize vurulmuş zincirleri kopararak, özgürleşmiş benliğimizle, gerçeğe ulaşma amacından asla vazgeçmeden, gözü peklikle, durmadan kendimize bakarak, iç görü kazanarak yürüyen insanlardan olabilmek.

İbrahim Afif KARAKILIÇ 12.12.2001

Bu Yazıyı Okudun mu?

Sahih “Sayılan” Bazı Rivayetler Kur’an’ın Korunmuşluğuna Gölge Düşürüyor…!

Bu yazıyı okuduktan sonra lütfen Sahih denilen bazı hadislerin Kur’an için neler dediğine bakın ve …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kutucuğa Uygun Değeri Giriniz! *Captcha loading...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.