Hz. Muhammed

ÖNSÖZ
Okurlarıma takdim etmiş olduğum Paris edebi ve beşeri ilimler Fakültesi profesörü Roger Arnaldez’in uzun yıllar inceleme ve araştırmaları sonucu meydana getirmiş olduğu bu eseri, mümkün olduğu kadar aslına uygun ve ifadesine sadık kalmak ve aynı zamanda bugünkü dilimize yaklaşmak suretiyle daha geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmek ve manâlarını açıklığa kavuşturmak gayreti içinde Türkçeye çevirdim.

Hz. Muhammed ve İslâmlık hakkında bugüne kadar dünyanın her yerinde sayısız kitap yayınlanmıştır. Bunların bir çoğu Hz. Muhammed ve Müslümanlığın aleyhinde bir takım uydurmalar ve hurafelerle doludur. Nâdir de olsa, içlerinde hak ve hakikati görenler ve yayanlar da vardır. Ancak, her ne kadar bunlar da iftira ve isnadlar yoluna tevessül etmemiş olmalarına rağmen, Hz. Muhammed’in resûlluğu, İslâmın hakikati ve sosyal ehemmiyetini eserlerinde açıkça belirtememişlerdir. Bunlardan bazıları Hz. Muhammedi bir filozof veya bir lider gibi mütalaa etmişlerdir. Müslümanlık hakkındaki eserlere gelince; onlar da tarihî ve siyasi bir takım vak’alar dizisi ve bir takım methiyelerden öteye geçmemiştir. Halbuki, Hz. Muhammed’i, Kur’an-ı Kerim’i ve Müslümanlığı birbirinden ayrı görmek imkansızdır.

Batı dünyası hıristiyanlığın kör taassup devirlerinde, özellikle orta çağda, kilisenin hem putperestliğe ve hem de museviliğe amansız düşman olduğu günlerde ortaya birdenbire bir dinin, müslümanlığın, çıkı vermesi Hristiyanlık dünyasını dehşet ve korkuya düşürmüşdü. Böyle bir ortamda Müslümanlık, Allah’dan vahiy yoluyla aldığı Kur’an ve Peygamberi ile hemen gelişmiş ve çok kısa zamanda Mağribden Hindistan arasında yayılıvermişti. Roma kilisesi bu gelişme karşısında büyük bir telâşa kapılarak Musevilik ile sürdürdüğü mücadeleyi hafifletmiş ve olanca güç ve kuvvetine, koyu taassubu da, zulmü da ekliyerek Müslümanlığa ve onun Peygamberi Hz. Muhammed’e saldırmayı kendine önemli bir vazife edinmişti.

RONESSANS, uyanma devri, medeniyetten ve insanlıktan ziyade taassup da ıslahata başlamış olmasına rağmen kilise gene eski kin ve düşmanlığını müslümanlığa karşı sürdüregelmiştir. Roma kilisesine isyan bayrağını çeken ve onun akıl dışı inanç ve kurallarını protesto eden LUTHER gibi ilahiyatçı, âlim bir adam dahi Hz. Muhammed’e düşmanlıktan kendini bir türlü kurtaramamış ve hakkında ağır sözler söyleyecek kadar ileri giderek ilim ve müsamahasını koyu taassubuna kurban etmiştir. Müslümanlık hakkında yazılan bütün eserlerde onsekizinci yüzyıla kadar bu gibi iftira ve saldırıları az veya çok görürüz. Fakat, bu tarihten sonra Avrupanın fikir hayatı değişmiştir; kilisenin zulmüne, taassubuna karşı kitlelerde kıpırdamalar başlamıştır. Kiliseye karşı başlayan (RATIONALISME) akılcılık felsefesi yavaş yavaş hızlanmış, hıristiyanlığı ve kiliseyi açıkça tenkide başlamıştır. Böylece kilisenin mantıksız ve insanlık dışı davranışlarının insanların akılları ile bağdaşamaz olduğu açığa vurulmuş ve kilisenin, insanların dünya ve ahiret işlerini kendi çıkarları sebebi ile emirleri altında bir koz gibi tuttukları sert bir dille anlatılmaya ve yayınlanmaya başlamıştır. Bu filozoflara göre; bütün din inançları, şüphe ile karşılanmalıdır. Kilisenin zulmü filozoflar gibi çok kimseye de bu türlü düşünmeye haliyle sevk ediyordu. Fakat, akılcı filozofların saldırıları yalnız Hristiyanlığa ve kiliseye karşı değil; bu arada Müslümanlığa ve Hz. Muhammed’e de sıçrıyordu. Dante, Pascal koyu hristiyan oldukları için sırf Hz. Muhammed’e ve müslümanlığa saldırmışlardır. Voltaire ise bütün dinleri tenkit etmiş ve bu arada Müslümanlığa ve Hz. Muhammed’e de tariz ve iftiralarda bulunmuştur. Koyu katolik oldukları için Müslümanlığı kötüleyen papaz ve ilim adamları taassuplarından; fakat âlim ve fâzıl geçinen Voltaire gibi bir filozofun sırf katolikliğin zulmünden dolayı, Müslümanlığın da bir din olması sebebiyle Hz. Muhammed hakkındaki yazdıkları, Müslümanlığı ilim ve sosyoloji yönünden tetkik etmemiş olmasına bağlamak daha isabetli olur. Avrupa’da din düşmanlığı bütün kuvveti ile ondokuzuncu yüzyıllara kadar devam etti ve hala da etmektedir.

Son devirlerin sosyalizm, komünizm ve eksistansializm gibi bir takım akımların din düşmanlığını nerelere kadar vardırmış olduğuna şahit oluyoruz. Fakat, bu hücumların Müslümanlıktan ziyade Hristiyanlığa ve onun taassubuna dönük olduğuna da işaret etmekte yarar vardır. İşte bu iftira ve isnatlar hengamesi arasında dinin yerini, lüzumunu, sosyal önemini, ilâhi vasfını tarafsız bir gözle tetkik etmek gereğini hisseden birtakım ilim adamlarının yavaş yavaş ortaya çıkmış olmasını da hayırlı bir gelişme olarak görmek lâzımdır. Sosyal meseleleri ve özellikle dinleri sırf taassup gözü ile ve kuru akıl çerçevesinin dar kalıpları içinde değil; onları hikmet, ilham, sezgi gibi Allah’ın insanlara bahşetmiş olduğu üstün hasletlerle mütalaa etmek lüzumuna kani olan ilim adamları, bu konuyu yeni baştan ciddiyetle ele almış bulunmaktadırlar.

Şu da bir vakıadır ki, kilisenin artık Müslümanlıkla, Musevilikle uğraşacak hali kalmamıştır. Zira devrin akılcı, maddeci akımları karşısında kilise kendini müdafaadan âciz hâle gelmiştir. O kadar ki, papalık son beyanlannda Allah düşmanlığı akımları karşısında Allah’a inanan Müslümanlarla Hıristiyanların birleşmelerim dahi tavsiye edecek duruma gelmiştir. İşte bu ortam içinde bazı ilim adamları ve sosyologların Müslümanlık ve Hz. Muhammed hakkındaki fikirlerinde bir yumuşama başlamıştır. İslâmın kurucusu ve Allah’ın resulü Hz. Muhammed’in hayatı, ahlâkı ve seciyesini inceleyen ciddi ve tarafsız eserler yazılmaya başlandı. Bu gibi ciddi ve tarafsız eserlerde, kendine bu kadar inanan bir adamın asla gayri samimi olamayacağı, etrafına bu kadar kısa zamanda tesir edebilmek için çok büyük bir iman sahibi olması lâzım geldiği neticesine varılmıştır. Bugüne kadar yazılan eserlerde Hz. Muhammed’e atfedilen kusurlar, hatalar ve hatta hilelerin tamamiyle kilise tarafından uydurulan iftiralar olduğu ve bütün bunların koyu bir taassubun neticesi bulunduğu gene batılı yazarlar tarafından ileri sürülmektedir.

İşte, Prof. Roger Arneldez’in Hz. Muhammed adlı eserini, Hz. Muhammed’i, İslâmlığı ve onun emirlerini ilim gözüyle, taassuptan ve ard düşünceden uzak, mümkün olduğu kadar tarafsız bir gözle, uzun emekler mahsulü olduğuna inandığım için tercümesine cesaret ettim. Okunduğu zaman görüleceği ve bugüne kadar yazılan kitaplarda olduğu gibi, Hz. Muhammed ve İslâmlık yalnız tarihî bir konu olarak ele alınmamış; daha ziyade Peygamberin resüllüğü, yani vahiy’nin mahiyeti ve ne şartlarla nazil olduğu; bunun psikolojik, psişik, psikosomatik ve monolatrik yönlerine dönük eleştirileri ile Hz. Muhammed’in daima (VAHDANİYET) teklik ve MUTLAK etrafında nasıl döndüğü, putperestlik ve eski dinlerin yerleşmiş olduğu, Hristiyanlık ve Musevilik gibi, Arabistan yarım adasında yaşayan toplumu hangi kudret ve kuvvetle inandığı imana sürükleyebildiği ve bunda hiç bir aksaklık yapmadan daima insicam ve devamlılığı samimiyetiyle hem kendine ve hem de çevresine nasıl uygulayabildiği araştırılmış ve açıklanmıştır.

Bu konularda yapılan iddialar ve eleştirilerden sonra bunlara âvetler ve hadislerle cevap verilmek istenmiştir. Bundan başka eserde Peygamberin bilgi ve ilme verdiği büyük değerle, müsamaha ve sabrın hangi sınırlara kadar dayandığı da gene ispatlı bir şekilde ortaya konulmuş olması eserin sosyal ve ilmîlik niteliğini daha da kuvvetlendirmiş demektir. Emsaline benzemeyen, yepyeni bir açıdan Hz. Muhammed’i inceleyen bu kitabı aslına sadık kalmak kaydıyle yaşayan ve konuşulan dilimize çevirmeye elden geldiğince çaba sarfettim. Buna rağmen kusur ve hatadan uzak olacağını iddia edecek kadar da cesur olmayacağımın idraki içindeyim. Cesaretim, okurlarımın höşgörüsüdür.
Burhanettin Semi

MUHAMMED HAMİDULLAH’IN MÜTERCİME MEKTUBU
Bismillah!
4, rue de Tournon, 75006 – Paris, 8.3.1982.
Pek aziz kardeşim,
Essalamu alayküm ve rahmatullah!
Mektubu, şerifinizi derin teşekkürle aldım.
Prof. Roger Arnaldez Müslüman değil, amma Fransalı müsteşrikler arasında en eyilerinden biridir.
O Hz. Peygamberin hayatı şerifi hakkında eyi bir kitap neşr etti. Tercemesi inşaallah faydalı olacak. Amma arz ettiğim gibi, o Müslüman değil. Onun dolayısıla, yalnız terceme esnasında hacet gelen yerlerinde lazım gelen notlar ve tashihler de varsa daha eyi olabilir.
Ondan başka, müellifin izni de almak münasipdir. Telefon defterinde adresi bu.
İnşaallah afiyetlesiniz. Hürmetler.
Muhammed HAMİDULLAH

1982 yılında okuyucu ile buluşan eserin tamamını aslına sadık kalarak aynen yayınlıyor; bu kıymetli eseri dilimize kazandıran Merhum Burhanettin Semi’yi rahmet ve şükranla anıyoruz.

Roger ARNALDEZ
(Paris Beşeri İlimler ve Edebiyat Fakültesi Profesörü)

HAZRETİ MUHAMMED
Hadis ve Sözleri

Tercüme Eden: Burhanettin SEMİ

I – İSLÂMIN PEYGAMBERİ
Allah tarafından gönderilen ve Cebrail vasıtasıyla kendisine bildirilen bir kanunu dünyaya yayan Hz. Muhammed hakkında hangi sınırlar içinde konuşmak gerekecek?

Koyu müslümanlar ve müminlere göre Hz. Muhammed’e indirilen bu semavî kanunu O, ancak Allah’dan almak ve onu yaymakla görevlendirilmişdir. O’nun bütün dinî, askerî ve politik tutumu herşeyi bilen ve herşeye kadir olan Allah tarafından istenmiş, irade edilmiş ve uygulanmışdır. Kur’an’da bu önemli nokta özellikle açıklanmışdır. Zira Kur’an ebedî bir kelâmdır; Allah tarafından sonradan yaratılmış değildir. (1) İslâm dini esasında büyük hareket ve olayların zikredildiği bu kitabdan doğmuşdur. Bu kitabda Peygamberin teferruatına kadar söz edildiğine göre, bu kitab (Kur’an) hakkında ne şekilde ve nasıl düşünmek lâzım gelecekdir?

Peygamber’in şahsî durumu kâinatın nizamında, yani ilâhî anlayışta o kadar önemli bir yer tutmakdadır ki, Allah ebedî kelâmında, Kur’an’ da bile ondan söz etmişdir. Ebedîliklerden konuşan Allah (Elmütekellim) bizzat kendisi midir? Yoksa ebedilikden konuşan Allah bu muazzam varlığın içinde erimiş ve yok mu olmuşdur? Bu iki tez de Müslümanlar tarafından savunulmuşdur. Birinciler akaidci (Gnostique) ve mistiklerdir; bunlar bu olayı bir nur bir hakikatı Muhammediye olarak görürler. (2) Bu nuru Muhammedi’den maksad ebediye en yakın olan (preeternel) mükemmel bir varlıkdır ve kâinatı meydana getiren bütün oluşun (Processus) sonu, Âhiridir.

İkincilere gelince; yâni ilâhiyatçı ve hukukçular Hz. Muhammed’in peygamber olarak seçilmesini tamamiyle Allah’ın bir arzu ve iradesine bağlı bir keyfiyet olduğunda israr ederler.

Allah, peygamber veya resul olarak seçdiği kimsenin vasıfına ve tabiatına bakmadan O’nu görevlendirmişdir Peygamber’in bu şekilde birbirinden farklı olarak manalandırılmış olması Sünnî anlayışdan ziyade Şiî anlayışa dayanmakdadır. Şiî anlayış, kelâmcılar ve Kur’an-ı Kerim’in değişmez vahiy olduğuna karşıdır. Kur’an bir takım emirlerdir, onun bâtınî (Esotherique) manâları vardır, Peygamberler onu zamana göre tebliğ etmişlerdir; (Prophetologie) Peygamberlerin ölümünden sonra da bu âyetlerin bâtınî anlamlarını (Velayet) yoluyla (3) imamlar gelmiş ve geleceklerdir. Bunlar Kur’an’ın gizli manâlarını (îmamologie) da zamana göre ümmetine açıklayacaklardır. Bütün Şi’a mensubu ve bir kısım akılcı (rasyonalist) İslâm düşünürleri bu anlama doğru yönelmişlerdir.

Birinci anlayışa göre, Allah ve onun beşeriliği ilâhi Nur yoluyla, böylece zaman içindeki tarihî, metafizik ve manevî varlığı (hakikat) sembolik olarak, bu şekilde meydana çıkmışlardır. Özellikle ulviyetden nazil olan Kur’an’ı Kerim de bu hususa önem vermiş olup iki esasda özetlenmişdir. Biri maddî manâdaki yani lâfzî, görünür (Exoterique) Zahir; diğeri manevî manâda olup örtülü (Esoterique) batın’dır.

Birincinin, zahirin aksi olarak islâm’ın peygamberi daha ziyade (Table rase) hiç bir algısı ve dimağında hiç bir iz olmadan Kur’an-ı Kerim tecellî-î ilâhî hâlinde böyle bir dimağa kalbolmuşdur. Bir çok tefsirciler Peygamber’in bu hâlini (Ümmî) olarak vasıflandırmışlardır. Hristiyanlar buna (Gentil) (4) ismini vermekle cahil ve okuma yazma bilmez mânâsını kasdederler. Peygamber hiç bir şey bilmediği zamanda; O bütün ilmini, bütün ilimlerin mahfuz bulunduğu Kur’an’dan öğrenmişdir. Netice olarak Müslümanlık şu esaslara oturtulmuşdur: Kur’an-ı Kerim bütünü ile Allah’ın kelâmıdır; Peygamber’in sözleri değildir. Tarihçiler bu her iki hali de red eder. Bir insan peygamber dahi olsa her insanın hayatında olduğu gibi onda da objektif, ulvî ve insan üstü hakikatların mevcut olduğuna, fakat bunun ancak zamanla ve metodikman oluşduğuna inanırlar.

Ama biz tarihçinin bu isteğine itibâr etmeye mecbur muyuz? Tarihçinin bu görüşünü kabul etmek Peygamberi ve onun ortaya koyduğu din hadisesini psikolojik, sosyal bir olay gibi göstermek demek ola-çakdır. Eğer bu yoldan gidilirse, en azından bu olaydan anlamak istenilen şeyin özelliği gözden kaçırılmış olacağı ihtimalini düşünmek, buna itiraz etmeye kifayet edecekdir. Halbuki Hz. Muhammed’in peygamberliği diğer peygamberler gibi, bir peygamber veya bir peygamberlik olayı değildir. Zira İslâm’ın peygamberi Hz. Muhammed; kendi özel kişiliği dışında başka hiç bir türlü anlaşılmak imkânını vermez. O’nun ruhî ahvalinden ve sar’a krizleri geçirdiğinden, birinci karısı Hatice hesabına Arabistan ve Suriye çöllerinde ticaret için yapdığı seyahatlerden ve ozamanki Arabistan’ın halinden söz etmekle Peygamber’in bu özelliğine bir çözüm yolu bulmayak alkışmak pek yararlı netice vermeyecekdir. O’nun başkalarını kandırdığını ve kendi kendine hayal kurduğunu iddia etmekle de ne kazanacağımızı sanıyoruz? Yalnız gerçek tarihi ters çevirmekden başka hiç!… Eğer tarih yalnız tarihçilerin elinde olmuş olsaydı, ne Hz. Muhammed ve ne de İslâm ortada mevcut olmayacak ve dünyanın veçhesini değişdirmiş olan olaylar birer efsane olacağı gibi; hadiselerin objektif tabiatında toplumun bir hataya düşmüş olduğu sonucuna varılacakdı. O halde bir şeyi hemen hurafeye çevirmek istemek, hayatı bir mantığın otomatizmine sıkışdırmak, yaratıcı muhayyeleyi aklın dar ve kuru sebeplerine bağlamak ve onu kendi formül ve reçetesine hapsetmekden başka bir şey olmayacakdır.

O halde Hz. Muhammed’den bahsetmek için evvelâ O’na inanmak mı gerekecekdir? Hayır. Ama insan Müslümanlık inanışından ayrı kalmak istese de (Peygamber – Hz. Muhammed) hakikatinin içinde yepyeni bir realitenin altında kalmaya mecbur olur.

îşte biz burada Hz. Muhammedi, tarihin asidinde eritmeden kendi hakikati ve kendi oluşu içinde incelemek istiyoruz. İslâm’ın büyük dalları büyük kökden doğmuşdur; bu sebeple de O’nu sırf iman açısından kendimize konu edinmiş olmayacağız.

Bununla beraber, eğer bu kadar ilgi çeken bir insanın tarihçilerin ortaya attıkları ve benzettikleri gibi, alelade bir kişi veya kukla görmelerinden başka türlü yâni, müslümanların mistik anlayışı, dinî âkideleri ve benimsedikleri iman ve ilâhî emirleri tebliğ eden bir kimse olarak kutsallaşdırdıkları Hz. Muhammed’i, Allah’ın resulü olarak görmek daha isabetli bir tutum olacakdır.

Her ne kadar İslâm’ın büyük din âlimleri eserlerinde O’nu pratik hayatlarına dinî tecrübelerine ve yaşantılarına uygulamak suretiyle kutsallaştırmış olmalarına rağmen, Peygamber – Hz. Muhammed tarih kitaplarında rahatlıkla atlanmış olabilir. Eğer biz İslâmı Hz. Muhammed’de anlamaya muvaffak olamazsak, Peygamber Hz. Muhammed’i de anlamak imkânını bulamayız. O’nun tebliğlerinin tarihe ait olduğunu ve onun içinde gelişdiğini, hatta şekil değişdirdiğini veyahut bozulmuş olduğunu ileri sürmek problemi çözümlemez; bu beyhude bir gayret olur.

Asırlar boyu O’nun kıymeti hakkında ne hüküm verilirse verilsin (Bizzat müslümanlar bile O’nun hakkında bir takım değişik şeyler söy lemişler ve 19 uncu yüz yılda bir takım reformlara teşebbüs etmeye tevessüle mecbur olmuşlardır.) Hz. Muhammed’in tebliğlerinin kendine has silinmez bir markası olduğu ve şekil verici (Plazmatrice) bir kudret ile mücehhez olması dolayısıyla zamanında olduğu gibi nesiller boyu insan oğlunu hamurunda yoğuracakdır.

Kur’an yalnız bir takım doğma ve âkidelerden ibaret olan bir şey değildir. O, bir (derîn olma) haletidir; bir (Fıtra) dır, yâni mümin bu yoldan temellere daha çok inmek imkânını elde eder. Peygamber Hz. Muhammed’i anlamak Kur’an’ı bütün kudreti ile anlamak olacakdır. O halde böyle bir gaye için ne tarafa yönelmelidir?

Hz. Muhammed’in hayatı üzerinde arapça hususî bir edebiyat ile Siyre (5) hayatı ve âdetleri hakkında eserler mevcuttur. Bundan başka tanınmış Kur’an yorumcularının eserleri ile bir çok tercümelerden de yararlanmak mümkündür. Bütün bunlar ekseriya ve heyeti umumiyesi ile eleştirilere uğramış olmalarına rağmen, gene de en eski ve doğru kaynaklar müslüman kaynaklardır. Müslüman olmayan kaynaklar Hz. Muhammed’in doğumu zamanındaki Arabistan’ın durumu hakkında o kadar çok değildir. Hristiyan kaynaklara gelince, bunlar sonraları yazılmışdır. Onlar tarafgirlik polemiği içinde bozulmuş hatta zehirlenmiş bir takım şeyler olduğu için onlara itibâr etmek oldukça müşküldür.

Bu durum karşısında Hz. Muhammed’in şahsiyeti etrafındaki iki tür hikâye hemen oluşturulmuşdur:

Bir tanesi müminler tarafından; onun lehine ve halkın zevki ve hislerini okşayacak şekilde O’nu öğenler. Diğeri O’nu düşmanca kötüleyen ve sistemli olarak mâna ve çerçevesinden dışan çıkaranlar.

İşte bu iki zıt anlayış arasında doğruyu ve hakikati bulmak oldukça zor olacakdır.

Sonuç olarak özetlemek lâzım gelirse, ortaya koyduğumuz gibi, görüşümüzü perçinlemek için en sağlam yol Kur’an’a başvurmakla mümkün olacakdır.

Unutmamak lâzım gelir ki, müslümanlar indinde Kur’an Hz. Muhammed’in eseri değildir; bu sebeple onda Hz. Muhammed’in kişiliğini, bulamayız. Zira Allah Kur’an’da Hz. Muhammed’den bahseder ve Kur’an’da Allah bizzat Hz. Muhammed’e hitap ederek, onu resul ve hakikat olarak tanıdığını bildirir.

Allah, gerçek varlığının bu yolla tanınmasını, yani Allah böylece Hz. Muhammed’i tanımanın kendi hakikatinin tanınmasının kabul edilmesini istemişdir. O halde biz gene Hz. Muhammed’in en doğru anlatımını öğrenmek istediğimiz zaman, en doğruyu ancak gene Kur’an’da bulacağız.

Fakat böyle bir şeye müslümanlardan başka kim inanacakdır? Aslında buna Hz. Muhammed inanmış ve hatta bu olaya çok özel bir mânada inanmışdır. Kendi kendisinin Allah tarafından Peygamber olarak gönderilmiş olmasını söylemek pek nadir bir olay değildir; fakat bu durum her zaman insanda bir endişe yaratmaya da vesile olmuşdur.

Arapça’da bir kelime vardır; (Tanabbaa) Kendini peygamber ilân etmek manasına gelir. Fakat, bu Hz. Muhammed olayında böyle olmamışdır. Hiç bir kitapda bu vasfın yani peygamberliğin kişisel bir menfaat için kullanıldığı görülmüş değildir. Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed’in de en açık anlamı ile diğer insanlar gibi olduğunu ve onun hemşehrileri arasından seçilerek Allah’ın hayırlı haberlerini (tebşir) bildirmek istediğini, bunu inkâr edenlere ilâhî cezanın uygulanacağını söylemişdir. Hz. Muhammed’in de esas vazifesi diğer bütün gelmiş geçmiş peygamberler gibi Allah’ın tek olduğunu, ondan başka Allah olmadığını ve ulvî olduğunu bildirmekden ibarettir. Bu böyle olunca, malûm doktrinin kendine has olduğunu iddia etmekle, ondan kendisine bir şeref payı çıkarmak mümkün değildir. Çünkü o da ibrahim’in dininden söz etti ve onu hatırlatıyordu. Mucizeleri, zamanla bir çokları fevkalade olarak görülmüş olmasına rağmen, ne Musa’nınkine ve ne de İsa’nınkilerle maddeten mukayese edilmeyecek durumdadır. Onlarınki, onlara Allah tarafından bahşedilmişdir. Hz. Muhammed’inkine gelince, o öyle değildir: O son ve kesin bir ilâhî tecellidir. Kur’an Musa’nın ve İsa’nın kanunlarını izah ederek, yerine Müslüman ulemasına göre, âdil bir ortalama kanun getirmişdir. Bu, bir taraftan maddeciliğin ifratını, diğer taraftan da ondan daha az zararlı olmayan sırf manevîliğin ifratını yok ederek, hiç bir zor kullanmadan makul bir yenilik getirmişdir.

Şüphesiz Hz. Muhammed Kur’an’dan, peygamberlik vasfından bir çok yararlar elde etmişdir. Rakipleri onu kötülemekde birbirleri ile yarış ettiler. Meselâ bir ganimet paylaşmasında; ayni zamanda müteaddit kadın almış olması hususunda kendi için bir imtiyaz mevcuttur. Fakat bütün bunlar onun hayatına tesir etmedi; O debdebesiz, hatta basit bir hayatı tercih etmişdir. Bir çok hikâyeler arasında, bir gün çocuklarına yiyecek alabilmesi için zırhlı elbisesini bir yahudi’ye vermeye mecbur olduğu da söylene gelmişdir. Aldığı bütün şeyleri çeşitli yardım ve sadaka namı altında seve seve dağıtırdı. Bütün bunlar insanı şu düşünceye sürüklüyor. Hz. Muhammed bütün dikkati ile Kur’an’ın ruhuna uygun bir şekilde hareket ederdi. Zira, dünya servetine bağlı olmak Kur’an tarafından tel’in, edilmiş kötülenmişdi. Hz. Muhammed, yahudiler ve hristiyanlar tarafından peygamberlerden söz edildiğini işittiği için peygamberliğin ne’ olduğu hakkında özel bir fikre sahip olmuşdur, demek belki aklen mümkün olabilir. Fakat şu noktaya iyice dikkat edersek, O her yönde mütevazı ve övünmesizdir. Böyle bir vazifede, kendi benliğini Allah’ın iradesi karşısında külliyen yok etmişdir.

Psikologlar halile buna da psikolojik bir sebep arayacaklardır! Buna da Hz. Muhammed’teki derin ve ince bir gurur, bir irade kudreti gösterişini sebep göstereceklerdir. Zira, burada Allah’ın iradesi kendinde mevcut gizli bir iradenin aksidir. Belki mütereddit ve tedbirli oluşu da bundan dolayıdır. Bu iradenin ulvî bir mâna ve şekilde beyan edilmesi, daha ziyade kendi arzu ve iradesini mutlak irade gibi göstermek istemesidir? diyeceklerdir. Şüphesiz iyi bir izah tarzı, ama bu kadar yapmacık bir davranış nasıl mümkün olur? Bir hususu unutmamak lâzımdır ki, Hz. Muhammed bu suretle Allah’ın bizzat kendisi olmak tecrübesine nasıl girişebilmişdir. Bütün bunlardan başka her ne kadar büyük devlet adamı ve büyük savaşçı olan Hz. Muhammed’e Voltair “Lefanatique” adlı eserinde sert isnadlarda bulunmuş ise de bugün artık bunun gerçek ile bir alâkası olmadığını da biliyoruz. Evet, bir kerre hicretden sonra artık ümmetinin başı olunca onu idare etmek korumak için iktidara düşkün bir adam gibi hareket etmeye mecbur olduğu da doğrudur. Ve gene, başlangıçda hareketlerine tehlikeli veyahut da maceralı bir istikamet vermesi de hayatının bir safhasında da Hatice ile evlenmiş olmakla onu teminat altına almak istemiş olması da bir gerçekdir. Bu tarihte ne olmuşdu? Ne gördü, ne idrak etti, onu buna mecbur eden his ne idi, hangi vahiy onu bunlara zorladı?

Hristiyanlar, yahudiler ve bunlar gibi diğerlerinden kırık dökük edindiği bilgilerin tesiri altında, anî bir şuur patlamasıyla bu derin idrakin hemen olmuş bir meyve gibi avucunun içine düşmesini düşünmek, pek akla yakın gelmiyor. O devirde Arabistan’ın tek Allah’a inananların imanları ne çok hararetli ve ne de çok cesurane değildi. Açıkça görülmüşdür ki, bir (Mubâhâla) dolayısıyla, yani bir gün Necran hristiyanlarına Hz. Muhammed tarafından bir mücadele ve düello teklif edilmişdi; fakat onlar görüşmeksizin ve anlaşmaksızın bu mücadeleden vaz geçmişler ve bir anlaşmaya varmışlardı (Yıl 631-10). Bu hâdisede Hz. Muhammed Kur’an’ın bir âyetinden yararlanmışdı: “Eğer bir kimse, isa’ya ait müslüman anlayışının aksini söyler ve sen onun doğruluğunu sonradan öğrenirsen, ona şunu söyle: “Biz çocuklarımızı getirelim, siz de çocuklarınızı; biz kadınlarımızı, siz de kadınlarınızı; bizzat bizler ve sizler de hep gelelim ve hangi taraf yalan söylemiş ise Allah’ın lanet ve nefretinin onun üzerine yağmasını isteyelim.” Bu durumda Hz. Muhammed’in iman kuvvetinin hiç bir kimse ile mukayese edilemeyecek kadar kuvvetli olduğu açıkça ortaya çıkımıştır. Bu olaydan sonra bir çok hristiyan ve yahudi kitap ehli olmalarına rağmen mümkün olduğu kadar kolaylıkla islâm dinine geçmişlerdir. Ne var ki, bunların kendi dinlerine bağlılıklarının pek o kadar sağlam olmadığı da muhakkakdır. Buna karşılık Hz. Muhammed’in imanı o kadar kuvvetli ve genişdir ki, onun Allah’ın emri ile etrafa yaymaya çalışdığı din, bilhassa kendisinin içinde yaşadığı imanın tamamen kendisi idi. Bazen kendim inandığı imana olduğu gibi teslim ederdi. Bu inanış ve teslimiyet o kadar kuvvetli ve kudretli idi ki, inandığı bu VARLIK ile karşı karşıya geldiği zaman O’na benzemeyen, O’ndan olmayan herşeyi inkâr edecek hale geliyordu. Ve böylece, ondan kendini alakoyan herşeyden uzaklaşmak ve bütünü ile O’na teslim olmak yolunda idi. İşte İslâm kelimesinin tam mânası Allah’a teslim olmak; tevekkül, herşeyi ile Allah’a teslimiyet; Teslim, istenilen ve arzu edilen şeyi Allah’ın istediği ve arzu ettiği gibi yapmak demekdir.

Tevhid’e gelince; onunla bütün isteklerden, her türlü araştırma ve şüpheden ve O’nun tarafından istenilmeyen her türlü hareketden uzak olmakdır. O’nu aramak, bütün hayat boyunca da O’nu aramak ve bütün hareketleri ile O’na dönük olmakdır. Esasında Allah zaten insana o yolda rehberlik de etmektedir. Bütün benliği saran ve onun içine kadar işleyen ruhî sarsıntıya sebep olan bir Nur’un tesiri ile Hz. Muhammed’in bu açıklamayı samimî ve tamamıyle imanlı bir kalple yapmış olduğunun aksisini düşünmeye artık hiç bir sebep yokdur.

Şayet olaya şöyle bir bakarsak açıkça şunu görürüz:

Hz. Muhammed’in sırf beşerî bir hareketle sonuçlanan Peygamberlik ilhamı içinde, Allah’ın azameti ve tecellisinin ürpertisi karşısında şahsiyeti tamamiyle erimiş ve hatta yok olmuşdur.

Şüphesiz, Allah’ın büyüklüğü ve azameti önünde şahsiyetin tamamen terk edilmiş olması halinde, Hz. Muhammed’in samimiliğinin münakaşa konusu yapılması da mümkün olabilir. Ve gene şüphesiz psikoloji konusunda Peygamber’in kendi kendinden ayrılması ve kendini terk etmesinde mutlak samimî olup olmadığı üzerinde bir kuşkuya düşmek akla gelebilir; ve gene herşeye kadir olan Allah’ın karşısında kendini yok farzetmenin ve böylece bizzat hararet ve heyecanla kendinin peşinden koşması ile bu haleti ruhiye’nin arkasında bir gurur ve bir benliğin gizlenmiş olabileceği de ileri sürülebilir. Fakat, Kur’an-ı Kerim esaslarına uyarak titizlikle Hz. Muhammed’i kendilerine numune alan mistik müslümanlar, insanın ruhuna arız olan (fena – dünya) yani bütün ruhu kirleten kötülüklerden halâs olmak icabettiğini kesinlikle açıklarlar ve ruhun aslında Baka, yani daima Allah’da var olan bir varlık olduğunu ileri sürerler. Fakat, Allah’da yok olmak zevki için bizzat kendini ve kendi manevî şahsiyetini eritmek esasında şüphe doğuran bir takım değerlerin ters dönmesi yolunu açabilir. Bil’akis, Allah’da var olmak için kendini heba etmek İslâmın en radikal ve köklü bir anlayışıdır. Buna tevekkül diyeceğiz. Tevekkül, O’na kendini terk ve teslim etmekdir ki, o da yalnız Allah, Rab’dır.

Peygamber hakkındaki bahis konusu gurur ithamına gelince, o da insanın bizzat her zaman kolayca aklına gelen bir diyalektiğin derinliklerinden doğma bir hususdur. Böyle bir tutum ekseriya bir kibir ve gururun tesiriyle ortaya çıkar ve bu da tevazu ile örtülmek istenir. Mistikler bu durumu, kendini kendinin karşısına koymak suretiyle kendi kendisiyle iktifa etmek ve böylece övünmek yani, riya ile itham ederler. Fakat, hakikatda peygamberler ve mistikler bu fâni dünyanın öbür tarafında, baka âleminde var olmuş olabilirler mi?

Acaba onlar (Ontologiqe), metafiziğin deliller ile ispatı felsefesini samimiyet ile kabul etmişler, yani mevcudiyetleri ile bizzat bu tecrübeye girişmişler midir?

Eğer bunun böyle olduğu kabul edilecek olursa psikolojik bir hal uğruna, netice olarak bu olayın gerçeğine varmak isteniyor, yani böyle bir olayda bizzat şuurluluk ve şuurluluk dışı arasında bir gidip gelme olduğunu kabul etmek ile bir izah yolu bulunuyorsa, bunun mümkün olamayacağına inanmakdan başka çaremiz yoktur.

Eğer, bu olaya ilmî açıdan bakacak olursak onun gayrı samimiliğini peşin hüküm olarak kabul; kötü niyet sebebiyle veya kendi kendine telkin yapdığını veyahut başkaca bir takım ruhî hayaller kurma yolu ile hareket ettiği neticesine varmakdan ziyade, peygamberin iman hususundaki samimiyetine inanmak daha isabetli olur.

Peygamberi en çok itham eden eleştiricilere göre, çok mühim olan bu noktada onlar dahî Hz. Muhammed’in imanının en esaslı vasfının Mutlak olduğu üzerindeki bütün şüpheleri red etmiş olmalırıdır ki, biz onu yukarıda İslâmî manasıyla İslâm anlamında vasıflandırmışdık.

Hz. Muhammed, hep Allah’ın kendisine tebliğ ettiği, O’na peygamber, nebi ve resul diye hitap ettiği Kur’an’ın iman nuru içinde yaşamaktaydı.

Nebi kelimesi İbranice (navi) kelimesinin arapça karşılığıdır. Fakat, Tevrat’ın on altı adet peygamberini not etmek bu kelimenin mânasının nasıl değişmiş olduğunu anlamaya kâfi gelecekdir. Yalnız Yunus peygamber Kur’an’da nebi olarak zikredilmişdir. Buna karşılık ancak kabilesinin dinî reisleri olan İbrahim, İshak, Yakup peygamber olarak; Davut, Süleyman enbiya (Nebinin çoğulu); Musa ve İsa ise peygamber ve resul olarak zikredilmişlerdir.

Nebi kelimesinin cem’i nebiyun, ibranicesi (nevi’rim) Kur’an-ı Kerimde Medine devrinin ikinci yarısından sonra ortaya çıkmışdır. Gene Medine devrinde İbranice kök ile hiç bir ilişkisi olmayan, Arapçadan gelme enbiya kelimesine rastlıyoruz. Tamamiyle tarihî bir noktadan düşünmek lâzım gelirse, Hz. Muhammed hicretden bir müddet evvel evvelâ kitap ehline baş vurmak imkânını düşünmüş ve özellikle de vaazlarını yahudilere vermek istemiştir. İşte bu sebeple o zamanlarda nebi kelimesinin neden kullanılmış olduğunun mânası daha iyi anlaşılmaktadır. Fakat Kur’an’da bazen bu şekilde esinlenmiş (istiane) kelimeler varsa da bu kelimelerin ve fikirlerin aynen yahudilikden alınmış olduğu sonucunu çıkarmak hiç doğru olmaz. İlk günlerden beri ve bütün seyri boyunca eğer İslâm bir çok şeylerden ilham almış ise de, kendinden başka haricî tesirlerin hiç bir zaman damgasını taşımamış ve yabancı fikirlere hiç bir zaman mevzu (Şiî İslâm bunun dışında) olmamışdır. (6)

Zira, İslâm dışardan almış olsa da her aldığı şeyi kendi bünyesinde halletmiş ve ona kendine has damgasını vurmuşdur. Yahudilere sorulursa, Kur’an-ı Kerime yeniden girmiş olan ve onlarca evvelce bilinen bu yeni anlam, eskiden beri onların bildiklerinden başka bir şey değildir. Resul kelimesi ile Kur’an-ı Kerim nebi mânasını kastediyor, demekdir. Resul kelimesi eski bir surede (Sure 91, âyet 13) mevcuttur. Fakat bu ne Hz. Muhammed’e ve ne de Tevrat’da yazılı şahıslar için kullanılmamış Thamûd’ların peygamberi Salih için sarfedilmişdir. Bilakis, Hz. Muhammed Mekke’nin ilk devrinde (S. 81, S. 19) sureler ile tayin edilmiş olup ayni isimlendirme bir müddet sonra başka bir sure ile nazil olmuşdur. Bundan başka bir suredeki bir âyetde (S. 69, 40 -10) ayni kelime Musa’ya da tevcih edilmişdir. Resul kelimesi kronolojik olarak ilk defa Kur’an’da görülmüşdür. Tebşir, bu vazife esasında Cebrail tarafından yapılmışdır. Cebrail Allah’ın haber getirenidir. Özellikle ve haliyle de vâhiy’nin kendisi de budur. Psişik sahada veya bir takım hayalî sesler işitme (Çıngırak sesleri) veyahut hayal görme (Gözler kamaştırıcı ışık içinde, beyazlar giyinmiş güzel ve masum bir genç) bir melek gibi her ne hal olursa olsun; Hz. Muhammed her zaman bu vahiy’e mazhar olmuşdur.

İlk nazil olan sure Hz. Muhammed’in Hıra dağına, yalnızlığa çekildiği zaman nazil olmuşdur. Bu dağda teemmüle daldığı zaman en çok yaygın olan fikre göre vahiy şöyle başlar: “Seni yaradan Allah’ın ismiyle başla.” (Sure 96 a. 1)

Ayrıca, fakat emin bir anlayışa göre bunun bir sure olması da muhtemeldir (74, 1-2) “Ey sen ki, harmaniye sarılmışsın, kalk ve dikkat et!” Her iki metinde de emir kati ve serttir ve hiç bir girizgahı da yokdur. İkinci hâl daha çok enteresandır. Müminler Allah’dan emir aldığı zaman Hz. Muhammed’in sar’a nöbeti halinde, harmaniyesine sarılmış ve yere uzanmış bir halde bulunduğunu ileri sürerler. Burada Hz. Muhammed’e gelen emir, içinde bulunduğu psikofizik, kendinden geçmiş halden kurtulması ve kendisine emir edilen vazifeye başlamasıdır. Surenin bu âyetinde: “Sana emir verildiği zaman onu nasıl okunulması lâzım geldiği ve nasıl tekrarlanacağı bize aittir.” (75-16, 17).

Filhakika bu emri ilâhiyi R.Blache’re bu şekilde açıklamaya zorlamışdır. “Hz. Muhammed’e vahiy geldiği zaman dili harekete geçiyordu; Allah ona dilini oynatma dedi. Zira, senin kalbinde onu muhafaza etmeye ve onları vaaz edeceğin vakit bizzat BiZ diyormuş gibi bildirmeye BİZ mükellefiz.” Ayrıca söylenilir ki (S. – 20 – 114): Resul aldığı tebliğleri ona hiç bir şey ilâve etmeden hemencecik ona uyarak nakletmek suretiyle kişisel hesaplardan ve endişelerden kendini sıyırmış bir kimsedir. Ona resul tâbirini vermek (Resul – peygamber) ile beraber kullanmak ne kadar da mantikî oluyor.

Shâloah (ibranice) fiili gönaermek demekdir; arapçada arsala fiili de bu konuda haliyle kendiliğinden akla gelmekdedir. Böylece, Hurucu Musa – Exode, (3, 13 -14) de Musa İsrail oğullarına şöyle dedi: “Babalarınızın Allah’ı beni size gönderdi. Allah Musa’ya “israil oğullarına sen cevap vereceksin: Kendisine ben varım diyen kimse beni size gönderdi.” dedi.

Musa’nın beni gönderdi tâbiri Kur’an’daki resul, gönderilen anlamına gelmediği gibi, Hz. Muhammed’in Allah ismini anarak yaptığı tebliğler ile birgüna irtibatı (14 Exode’daki gibi) yoktur. Burada konuşan yalnız Allah’dır ve O resulüne hitap etmekdedir. Allah ona: “Seni gönderdik” (Erselnake) demekdedir. Bunun için Hz. Muhammed’in ayrıca bunu tekrar etmesine lüzum kalmamışdır, zira Allah doğrudan Kur’an’-da tebliği yapdığı kimsenin kendisinin resulü olduğunu bildirmektedir.

Hz. Muhammed’in İsrail peygamberlerinden ayrılan diğer bir hususiyetine gelince: onlar bu vazifeye lâyık olmadıklarını ve ehliyetsiz olduklarından bahs ile söze başlamışlardır: “Ey baki olan Allah, ben bilmiyorum, konuşmasını beceremiyorum, ben bir sabiyim, çocuğum. Allah bana dedi: Ben bir sabiyim deme. Zira ben seni kendilerinin yanına göndereceklerime gideceksin, ve onlara söylemeni emrediyorum, bütün isteklerimi sen onlara söz olarak söyleyeceksin.” (Tevrat Jeremie 1. 6-7)

Musa bir tevazu eseri olarak, Allah ona İsrail (Exode – 3, 11) kavmini kurtar dediği zaman, Musa aczini itiraf etmekden çekinmedi ve konuşmada maruz kalacağı müşkilât için Allah’dan yardım niyaz etti.

Hz. Muhammed hadisesinde böyle bir şeye rastlanmaz. İnanılır kaynaklar sayesinde ilk vahiy anlarında Hz. Muhammed’in bir takım korkular geçirdiğinin doğru olduğunu da biliyoruz. Onun şeytan ve cinler tarafından iğfal edildiğini ve kendisinin çok nefret ettiği büyücüler mevkiine konulacağından da çok korkuyordu (Kâhin ve kehane). Hz. Muhammed hakikatde İlah’ın kendisini çöllerin cinleri tarafından zabtedilmiş bir şair olarak telâkki edilmek ithamlarına karşı, Allah’ın kendisini daima himaye ettiği ve kuvvetlendirdiği vahiyleri sayesinde korumuşdur.

O yalnız Allah’ı Cebrail vasıtasıyla kendisine bildirdiğini tekrar etmekden başka bir şey yapmıyordu. Fakat, Kur’an’da (Gayb) görünmeyen âlem ile ilişki kuran kimselere tasallut eden korku ve şüphelerden izlere rastlanamaz. Bununla beraber, arasıra Peygamber’in hayatında bu gibi bazı hadiselere Kur’an-ı Kerim’de temas edildiğine şahit oluruz. Allah bile bazen kelâmında Hz. Muhammedi manen knvvetlendirir ve onu teselli eder. Kâdir-i mutlak olan Allah, Hz. Muhammed’i bazı durumlarda cesaretini kaybettiğini gördüğünde: “Sen galiba, onlar dediklerime inanmıyorlar diye üzüntüden kendini mahvedeceksin.” (Sure 18-5, 94.) Bu sureler Hz. Muhammed’e ümit ve cesaret verici mahivetdedir. R.Blanchere’in tercümesindeki başlıca âyetlerden bazıları: “Biz senin kalbini açmadık mı, o yükü senden uzaklaşdırmadık mı, o yük senin omuzlarına ağır basmıyor mu idi? Üzüntüye düşdüğürt zaman maneviyatını muhafaza et, Allah’ına güven.” (76. 23 – 24 ve 52, 48) numaralı surelerde Allah Peygamber’ini, evvelce bildirdiği gibi vaaz verme işinde ona sabır ve sebat etmeyi tavsiye eder. O’nu manen kâfirlerin inatları karşısında dehşete düşdüğü zaman kuvvetlendirdi: “Bırak… Onlar beyhude alay ve münakaşa etsinler, sabır ile onlara tahammül et-(S. 70-42). Seni yalancılık ile itham eden bu kimseleri bana bırak, beni kendi yarattığım ile baş başa bırak…..” (S. 20, 130), (S. 73, 11), (4340-45) numaralı surelerde Hz. Muhammed’i cesaretlendirecek bir çok âvetler bulmak mümkündür. “Sen sağırlara isitdirmek ve körlere gördürmeye muktedir misin? Seninle beraber onlardan intikam alacağız yahut onlara ne cezalar vereceğimi seninle göreceğiz, onları nasıl azaba duçar edeceğimizden eminiz.” Böylece Peygamber ilâhî vahiy’den ayrılmaz bir duruma gelmiş bulunmakdadır. Kur’an Hz. Muhammed’den evvel gelen Peygamberler hakkında silik ve kuru bir şekilde bahsetmekdedir. Filhakika onlar hakkındaki hikâyelerde (kıssa) onların hakikat (Allah) hakkında yapmış oldukları vaazlardan başka manevî tutumları ve hususî hayatları üzerine hiç bir işarete rastlanmaz.

“Evet, biz Musa’dan evvel ibrahim’e doğru yolu gösterdik, biz onu tanıyorduk… Vaktaki o babasına ve halkına bu putlar nedir ve buna ne için bu kadar tapıyorsunuz, dedi” (S. 21, 51 – 52)

Doğru düşünüş mânasına gelen (Rüşt) kelimesi bazı tefsirciler tarafından (ihtida) anlamına alınmışdır. Yani hakikat gayeye doğru istikametlendirilmiş demekdir. Fakat burada bunu (Huda) kelimesi ile karıştırmamak lâzımdır. Huda’yı bir yolun yolcusunu (Homo viator) hakikat yolculuğu rayına koyan mânasına almalıdır. Peygamber böylece bu yolun son merhalesine gelmiş ve kendisini hakikat yoluna götüren kestirme yolu da bulmuşdur. (İdh) hecesine gelince, tefsircilerin açıklamalarına göre, bu kelimeyi, biz sana verdik (Ateynâ) ve (Rüşt) fiiline bağlamak mümkündür. Allah İbrahim ile konuşurken ona hakikati bildirmek için müdahale eder veyahut İbrahim böyle konuştuğu için rüşte erişmiş ve bu sayede Allah’ın varlığının hakikatına şahit olmuştur. Her iki izah şekli de birbirinin aynıdır. Kur’an’da bunu peygamberlerin, bilhassa peygamberlik hallerinden dolayı meydana geldiğini açıkça kabul eder. İlâhî ilham (vahiy) bir yıldırım gibi açık havada gökten nazil olur; ayni şey Hz. Muhammed’de de vaki olmuşdur. Kur’an, peygamberin peygamberlik hizmetini ifa etmeye başladığı andan itibaren peygamberin tutumu üzerine bir takım imâlarda bulunmuşdur. Fakat birinci âyetin nazil olmasından evvel, Kur’an Peygamberin hayatının ne olduğu hakkında bir kelime dahi söylemez. Biliyoruz, müslümanlar için Kur’an Hz. Muhammed tarafından söylenilmiş bir şey değildir; O bizzat Allah kelâmıdır. Şarkçı tarihçiler ne düşünürlerse düşünsünler, onlar Hz. Muhammedln Kur’an’da hikâye edilmemiş ve hikâye edilmez olduğunu tespit etmiş olacaklardır. Allah O’na ilâhî hitap yoluyla teveccüh etmiş ve Peygamber de almış olduğu emirleri insanlara, onlardan faydalanmaları için tebşir etmişdir. Ama ne var ki, Peygamber her zaman Mukaddes kitabın dedikleri ile kendi peygamberlik ilhamlarından edindiği fikirleri, daima titizlikle birbirinden ayırmaya dikkat etmiştir. Peygamber’in sözleri, hareketleri ve hatta sükûtleri. hadis nâmı altında toplanmış ve bir an’aneler heyeti teşkil etmişdir.

Dinî ihtimam ve saygı ile derlenen bu hadisler ile Hz. Muhammed bütün kalbim ve düşüncesini açıklar. Peygamberin hadisler yoluyla temas ettiği konular Kur’an’da mevcut değildir. Bu hususu ehemmiyetle kaydetmek lâzımdır ki, Hz. Muhammed kendi şahsen söyledikleri ile Allah tarafından kendine söylenenleri hiç bir zaman birbirine karıştırmamışdır. Zira, bu esaslı ayırım çok düşündürücüdür. Eğer iyi düşünürsek bu hadislerin bir çok ahvalde Kur’an’dan mülhem olmuş toplu açıklamalar olduğunu (Ala’1 – İcmal) görürüz. Bunlardan binlercesi arasından bir misal alırsak, Allah tarafından metin olarak emredilen dualar, eğer an’anede mevcut değilse, ayrıca bir tertibe (Ala’l – Tafsil) ve düzeltmeye tâbi tutulmamışdır. Şunu da kabul etmeye mecburuz ki, Hz. Muhammed Allah tarafından doğrudan doğruya gelen vahiy ile kendi şahsî ilhamından aldıklarını birbirinden tefrik edecek bir kıstas ve sezişe malik idi. Belki Hz. Muhammed bu halden istifade ederek kendini etrafındakilere empoze edecek kadar mahir bir kişi olduğu da söylenebilir. Fakat bu iddia geçersizdir. Zira, onlar Peygamberin sözlerine o devirde çevresindekiler üzerinde Allah kelâmı gibi tesir ettiğini ve onların nazarında O’nun Allah’ın resulü olduğunu hiç nazarı dikkate almıyorlar! Şüphesiz bir peygamberin hayatının her safhasında vahiy ile ilham-ı rabbaniye mazhar olmasını düşünmek mümkün değildir. Zira bu nasıl olur! Hz. Muhammed peygamberlik vazifesinin hararetle ifa edildiği en heyecanlı ve kritik devirlerde, Allah Kur’an’da ahiret dünyasına, insan maneviyatına ait âyetler indirirken bizzat Allah’ın kendisi konuşur. Diğer taraftan insanların günlük bütün hayatlarını ihtiva eden ve müminler tarafından din gayreti ve ihtimam ile muhafaza edilen hadisler söylenir, îşte açıkça meydanda görünen bu iki zıt noktayı izah etmek gerekiyor. Zaman fasılası içinde hadisler akıp giderken bu ayırımı yapmak ve yapabilmek hem nazik ve hem de çok müşkül bir keyfiyetdir. ;

Burada bahis konusu olan en mühim husus, Peygamberin insanların günlük hayatları, maneviyatları ve inançları ile ilgili meselelere vermiş olduğu cevaplar ile, ki onlara an’ane ve sünnetler diyoruz, şeriat (Din) hakkındaki faydalı olan surelerdir. Hadisler evvelce de not edilmiş olduğu gibi, sureler üzerinde dikkatlice durmak ve onları bildirmek veyahut bazı ahvalde olduğu gibi, onlara yapılan ilâveler ile açıklanmalarından ibarettir. O halde, Peygamber hangi sebeple onların bir kısmını sırf sade bir vahiyden ibaret olduğunu, diğerlerini ise kendisi tarafından söylenmiş sözler, hadis olduğunu beyan etmek lüzumunu duyuyor? Belki hadislerde olduğu gibi kendisine sualler sorulduğu zaman vermiş olduğu cevaplardır; bu sorulanlara da kesin bir cevap vermek mecburiyetinde kaldığı içindir. Şüphesiz bu böyledir. (7)

Eğer O bazılarının dediği gibi bir yalancı veya şuuru muhtel bir yalancı veya şuuru muhtel bir kişi olsaydı, hemen cevap vermemek için itikâfa çekilir ve Allah’dan vahiy bekliyorum, demesi daha kolay olmaz mı idi? Hele kendisine bazen birbirinden çok az farklı konular sorulduğu zaman ayni şeyi söylemiş olmak durumunda kalmamak için pekâlâ itikafa çekileceğim demesi daha kolay bir tutum olurdu. Fakat hadiseler bu görüşü teyit etmiyor. Zira; Hz. Muhammed – Peygamber ile Hz. Muhammed-İnsan arasındaki münasebetler herzaman sabit kalmıştır. Nasıl ki, Kur’an ile Hadisler arasındaki farkın birbirinden bariz bir şekilde ayrıldığı gibi. Hatta bu ilişki o kadar muvazeneli ve düzenlidir ki, Hz. Muhammed’in (Resul) varlığının mânasında, mantık sisteminde ve tutumunda hiç bir zaman gözle görülür bir çelişkiye rastlanmaz. Bilakis, bütün hareketlerinde, ahlâkında olduğu kadar din işlerinde de hep birleştirici olmuş ve Allah’ın tekliği karşısında kendisini kamilen yok etmesi suretile kendi tekliğini de ispat etmişdir. Bilakis Hz. Muhammed, kendisinden bahsettiği zamanlarda dahî hep Allah namına konuşmuştur. Bütün bunlardan sonra doğrudan doğruya Allah tarafından söylenenlerle bizzat Hz. Muhammed’in kendi nâmına söylediklerini birbirinden ayırmak imkânını kolaylıkla bulmuş oluruz. Bu takdirde olsa olsa müslümanların Allah’ın Resulû’ne göndermiş olduğu ve Kur’an’da yazılı mukaddes bir kelime olan (Tenzil) yani vahiy yoluyla semadan inme belki kabul edilmeyebilir; ancak ondan ibaret! Fakat, bunun için de hiç olmazsa objektif ve el ile tutulur bir vakıa göstermek gerekir. Vakıalar bunu aklî bir neticeye bağlamıyor. Hz. Muhammed’in muhakkak olarak dinî bir tecrübe ve bilgi ile mücehhez olduğu malûmdur. Kur’an’ın açıkça beyan etmediği ve hatta bazan sâkit geçdiği hususlarla, O’nun bu konulardaki bilgi ve tecrübelerini ekseriya birbirinden ayırmak zordur. Hatta bazan efsaneler hariç; an’aneler ve sünnetler dahi bu konuda yetersizdirler. Bu gibi efsaneler hakikatde sonradan ortaya çıkmış olup, müslümanlardan bir çokları bu gibi hadiselere pek itibar etmezler. Bununla beraber eğer çok büyük bir hataya düşmediğimize inanıyorsak, Allah’ın azameti karşısında kendini yok etmesi hali, Allah’ın kelâmı karşısında kendi sözlerinin yetersizliğini bilmesi, iç sükûnuna çekildiği zaman içinde hakikat nurunun bir yıldırım gibi çakıvermesi, bütün şüpheleri yok eden ve herşeyi aydınlığa çıkaran mistik bir haleti ruhiyeye sahip oluşundan başka bir şey değildir. Her şey kendi iklimi içinde, kendi hakikatini ve kendi değerini bulur. Vaktaki Allah’ın bir olduğu ve ondan başka bir Allah olmadığı bütün olay ve ilişkilerin hepsi mükemmel bir düzen ile sıraya girdiler.

Kur’an’da: “Biz Musa ve Harun’a tefrik ve temyiz kudcreti (Al-fur-kan), ayni zamanda Nur ve dindar olanlar için de daimî niyaz (Zikr) ihsan ettik.” (S. 21-48) Birbirini tamamlayan bu bariz gerçek, nur ve zikir özellikle Bakara suresinde (mürailer) iki yüzlüler hakkında açıkça beyan ve ihtar edilmiştir. (S. 2, 19 – 20) “Yahut onlar o kimselere benzerler ki karanklıklarda şimşek çakması, gök gürlemesi ile gökden yağan sağnağa tutularak yıldırımlarla gök gürlemesinin şiddetli sesini işitmemek için ölüm korkusundan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah bu kâfirleri her taraftan sarmıştır. Az kaldı ki, şimşek onların gözlerini kör etsin; şimşek onlara ışık verdikçe onlar aydınlıkda yürüyoruz derler. Şimşek kesilip karanlık bastığı zaman oldukları yerde hareketsiz kalırlar. Tabârî Tefsiri şöyle yazar: “Allah, yağmur bulutunu hipokrit (Almunafık) ‘in zahirde var gibi gösterdiği imanına misal olarak almışdır. Bu bulutların meydana getirdiği karanlık, münafığın tereddüt ve şaşkınlığının sembolüdür. Şimşeğin burada çakmasının verdiği aydınlıklar da imanının ışıklarıdır. Münafığın korkusu, yıldırımın yarattığı korkunç seslerdir. Bu sebeple kulaklarını parmaklarıyla tıkar. Bu da kalbinin ürkekliği ve cesaretinin yokluğunun sembolüdür. Aydınlığı görünce yola koyulması doğru yolda olduğunun, imanının işaretidir. Karanlık olunca duraklaması ise, gaflet içindeki şaşkınlık ve endişeye düştüğünün alametidir.”

Eğer kâfire ne işiten, ve ne de gören bir adam’dır, diyorsak; Hipokrit, münafık işitir. Fakat o işittiğinden korkandır. O ışıkda görür ama, ışık onu şaşkına çevirir. O ışık devam ettiği müddetçe ona inanır; ışık bitince inandığında sebat etmez. Münafığın kalbi ve imanı ışık ve karanlık karışımı içinden bir türlü kurtulamaz.

Hz. Muhammed klâsik bir insandan daha ziyâde, üstün bir insan tipidir. Halbuki, insanların imanını kolayca sarsacak hipokrit, müraî ve münafıkların yarattığı dehşet havası içinde bilhassa Hz. Muhammed gibi imanı sağlam bir insanın bu tip insanlarla bir arada bulunması bir zıdlık meydana getirmektedir. Ancak ne var ki, peygamberlik denilen olgunun ne olduğunu da anlamak gerekiyor. Vahiy O’na birbirinden ayrılmaz iki şekilde tecelli etti: Birincisi gözleri kamaştıran bir nur, ikincisi onu nurlandıran ve kendine çeken bir davet. Mümin olan bir kimse bu nur ile nurlanacak, sonra bu nurun yarattiğı iman, Allah sevgisi ve itaatında sabit kalacaktır. Bâgillanî gibi bazı filozoflar, Kur’an’ı müminin samimî bir şuuru olarak, yani doğru yola uygun bir şekilde hüküm çıkarmaya imkân sağlayan hücceti, delili olduğu Hz. Muhammed tarafından söylenmiş olduğundan O’na atfolunmuş olmasına rağmen; daha sonraları, Allah’ın Hz. Muhammed ağzı ile tecelli eden kelâmının kendi şuuru olduğunu söylemekle de bir hakikati ifade etmişlerdir.

 

(1) Kuran halik midir, mahlûk mudur? üzerinde sonraları uzun tartışmalar olmuştur. Mu’teziler (akılcılar) Kur’an-ı mahlûk olarak kabul ederler.

(2) Elmütekellim, Allah… Muhammed bir nur, bir kelâm olarak ve (hakikat-ı muhammedî) de hakikatda, Muhammet olarak tecelli etmiştir.

(3) Bildirecek olan

(4) Gentil. Hıristiyanlar Ümmî kelimesini pek kullanmazlar. Ümmî, halktan bir kimse, ümmetten, bu sebeple o zaman okuma, yazma herkese nasip olan bir şey değildi, “ignorant” veya “illetre” tâbirini kullandıkları gibi, “gentibi, müşrik veya mecusî manâsında kullanmaktadırlar.

(5) Siyre: Siyeri Nebi… Peygamberin hayatı, manevî ahvali ve âdetleri hakkındaki eserler.

(6) Şiî İslâm-Yunan ve Hint felsefesinin tesirinde kalarak Allah ve Allah’ın insanlar ile olan münasebetlerinde daha başka türlü esaslara itibar etmiş olup doktrin bakımından İslâm şeriatının esaslarından ayrılmıştır. (İmamet ve velayet gibi.) Mütercim.

(7) Roma’da ve sonraları Roma hristiyanlığında mabetlerde ve kiliselerde papazlara sualler sorarlar ve onlardan cevap beklerlerdi (Orare). Bu o devirlerden beri bir gelenek olmuştur. (Oracle) papazların bu suallere, mabutlara sorarak ve kendiliklerinden cevap verdikleri zaman mabedin içinde bulundukları mahaldir. Sonraları bu, bugün hâlâ Katolik kiliselerinde gördüğümüz itiraf hücresi ile bir müessese (Confession) halinde devam etmektedir. Mütercim.
II. KUR’AN’A GÖRE PEYGAMBERLER

İbrahim peygamber’e gelen ilhamı gördük, Allah ona dedi: (Sure 21, 51) “Biz onu tanıyoruz”. Bazı Müfessirler bu sure ile İbrahim’in Allah tarafından vahiy almaya ehil ve lâyik görülmüş olduğuna işaret ederler. Zamahşeri: Allah’ın İbrahim hakkında bilgisi vardı, onun kalbinin fevkalade hallerdeki durumu, iç alemindeki ulvî sırlar Allah’ın malûmu idi. Allah onda bir takım vasıflar görmekde, takdir etmekde ve onu övmektedir. Bu sebeple onu kendisine (Ahhalahu) kendisine dost etmeye lâyik gördü. İbrahim Allah’ın dostu olarak (Halil İbrahim) tanınmaya ve saf kalbi dolsayısıyla da kendisinden vahiy almaya lâyik görüldü”. (8)

İlk bakışda, Allah birisini peygamber olarak seçmek istediği zaman evvelâ onun tabiatını, insan karakterini, ondan sonra onu muvakkaten seçmeden evvel de bu kimsenin hayat hikâyesini göz önünde tuttuğu görülür. Bunun kendisine göre bir manası olmalıdır. Zira, bu hadise bize Kur’an’da zikredilen hususa benzemiyor gibi geliyor. Zamahşeri’nin şerhine sadık kalmak istersek yukarıdaki anlayışı cerh etmek mümkündür. Ruh haleti (kalbi esrar) her zaman Allah’ın bir hediyesi olarak doğrudan doğruya bahşedilmişdir. O, insanın hayatında sarfedeceği bir takım gayretlerle elde edilmez; tamamiyle bir hediye, mevhibedir. Allah’ın takdir ettiği vasıflar ruhun bizzat kendisine ait olan hasse ve vasıf değildir: Allah’ın insanda takdir ettiği şey, daha ziyade onun Allah’ın iradesine ve arzusuna razı olması ile kendini ona teslim etmesi halidir. Kur’an’ın (S. 82, 27) suresine göre: “Ey geleceğinden emin olan sen, senden razı olan ve razı Allah’ına dön”. Bundan başka açıkça da beyan edilmişdir ki; Allah İbrahimi lâyik gördüğü için onu peygamber olarak seçmişdir. Birisini peygamber olarak ilâhî seçme işi tamamiyle serbest bir keyfiyetdir. Bu, Allah’ın iradesi dışında hiç bir sebep ve sâike dayanmaz. İsa, bunu açıkça söylemişdir (Sure 19-30): “Ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni peygamber yapdı”. İsa’nın yegane vasfı burada kendisinin bir kul olduğunu kabul etmiş olmasıdır. İbrahim – ayni mehaz 41 de – peygamber ve sıddık olarak vasıflandırılmışdır, yani kendisine gönderilmiş olan dinden (hakikat) başka bir şeye inanmayacak demekdir. Suyutî’nin şerhine göre, Musa kendisini bütün samimiyeti ile Allah’ın emrine hiç bir şeyin kendisini lekeleyemeyeceği inancı ile vermekteydi. R.Blachere’in tercümesine göre: “Biz Musa’yı kat’î isteğimiz ve mucizemiz ile gönderdik. (Su. 42, 23) Bu sebeple insanlara Musa’nın mucizeye muktedir olduğunu göstermek suretiyle vazifesinin ciddiyet ve doğruluğunu ispatlamak icap ediyordu. Fakat Hz. Muhammed’in durumunda olduğu gibi bizzat Kur’an’ın kendisi başlı başına tasdikleyicidir, kendisi bizatihi bir mucizedir, Kur’an kendi kendini empoze eder. Peygamber’in kendisini, kendi rolünü ve tebliğleri kendi delilleri ile ayrıca ispat etmesi için bir zaruret yokdur. Her şey bütünü ile ondadır. Burada Hz. Muhammed’e yalnız (münkir) inkâr edenlere cezalarını; müminlere (tebşir) mükâfat vaadlarını din uğruna bildirmek; yani böylece Allah’ın varlığını, onun ilmini ve onun tek ve herşeye kadir olduğunu, herşeyin yaratıcısının o olduğunu ve ondan başka kimsenin olmadığını bildirmek vazifesinden başka bir şey düşmüyor demekdir. “Biz, seni (hakikat ile) iyi haber verici (Beşiran) ve bildirici olarak gönderdik. Sen cehenneme gideceklerden mes’ul olmayacaksın. (S. 2, 119). Hulasa olarak Peygamber’in bu işlerde hiç bir şahsî gayreti yokdur. Eğer tebliğ ettiği Allah’ın kelâmı emredileni temine kâfi gelmiyorsa, O ayrıca inandırmak için bir gayret sarfetmeye lüzum görmeyecekdir. Zira bu takdirde Allah kelâmından daha kuvvetli ve daha tesirli konuşmak istemesi demek olacakdır! Eğer münkirler ve kâfirler ile mücadele edecek ise, bu da Allah’ın emirlerini tatbik etmekden ibaretdir. “Onlarla mücadele et.” (S. 9, 114-8, 39). “Mücadele ettiklerin ile Allah yolunda savaş, onları nerede bulursan mahvet” (S. 2, 190, 191). Mukaddes cihadı (savaş) teşvik edici bir çok âyetler mevcuttur. Ayrıca bu hususu da kaydetmekde değer vardır: Allah emirlerini O’na inanmayanların imhasını hedef tutan bir vazifeyi kimseye yüklemez. Zira O, o gibilerin imhasını bizzat kendisi yapacağı gibi bu zaferi de kendisi sağlar. Meselâ Bedir gazvesine (muharebe) ait olan âyetlerde Mekke’lileri mağlubiyete uğratan Hz. Muhammed’e meleklerin yardımı açıkça görülür. Gerçekde mukaddes savaş (cihad) da, Hicret’de olduğu gibi, müminlerden bütün mal ve canlarından vaz geçmeleri ve ancak Allah’dan yardım beklemeleri ve yardımı ancak ondan dilemeleri istenmiştir. Mücahit Kur’an anlamına göre, bir şeyi yok etmek için hayatını ortaya koymakdan ziyade, herşeye kadir olan Allah uğruna O’nun nam ve şanını ilâ etmek için kendini feda eden adam mânasına gelmekdir. Daha doğrusunu söylemek lâzım gelirse, Peygamber’in askerî bir siyaseti olmadığı gibi, hiç bir suretde de bir politika gütmemişdir.

Bu sebeple ortada yalnızca itaat eden ve herşeye kendisini Allah’a terkeden ve kendisini O’nun hizmetine vakfetmiş bir kimse var demekdir. Kur’an’a göre Resulullah’ın muhtelif vazifelerini birbirinden tefrik etmeye gerek yokdur. Bütün bu vazifelerin hepsi esaslı tek bir nokta etrafında cereyan eder; o da daima Allah’ı O’nun kanununu düşünmek ve kendini unutmak!

Peygamber vaazettiği gibi mücadele eder, vaad ettiği gibi konuşur; öyle idare eder ve ona göre hükmeder ve bunları da Allah’ın vereceği cezalar ile teyit eder. Nasıl ki Allah tekdir, Resulünün de tek vazifesi vardır. Burada bilmemiz lâzım gelen bir husus vardır, o da Peygamberin kendine özgü (sui-generis) (kutsi) bir sezgisi mevzuubahs olmaktan ziyade; önemli olan onların ortaya getirdiği neticeler ve pratik olarak tatbikatıdır. Eğer psikologlar bu olayı şuur içi veya şuur dışı psişik bir saha içine alarak mütalaa etselerdi, daha isabetli olurdu. Zira Hz. Muhammed’in hâkim, toparlayıcı ve bir fikri sabit karşısında bulunduğu ve bu durumun da hali ile insanın bütün enerjisini kendine çekmek üzere artık maddeleşmiş bir tutkunun tesirinden kurtulamamış olduğunu görürlerdi: “Bu da Allah’ın birliğine inanma…” dır. Bu görüş tarzı Hz. Muhammed’in şahsına oldukça uygun düşmekdedir; tarihin görünür seyri de bunu bize teyit eder. Peygamber böyle istisnaî bir durumu red eder. Peygamber yalnızca güçlü bir fikrin kendisinin bütün doktrin ve düşüncesini harekete getirdiğini, bu saf ve temiz düşünceler, eğer prensiplerinin savunması mevzuubahs olunca, ne kadar sarsılmaz bir hale gelmiş olduğuna şahit oluruz. Fakat, her ne olursa olsun bu gibi durumlarda iyi niyetlerin samimiyeti asla münakaşa konusu yapılamaz.

Ancak, Hz. Muhammed Allah isminin arkasına gizlenerek yapılan şiddet hareketlerini hiç bir zaman hoş görmemişdir. Tarihçilerin Hz. Muhammed’in hayatını iki kısımda mütalaa etmeye kalkışmaları büyük bir yanlış tutumdur. Onlar birinci kısmını dinî bir hakikatin tecellisi olarak, ikincisini de daha ziyade şüpheler tevlit eden bir takım askerî ve siyasî faaliyetlerden ibaret olarak görmek istemişlerdir. Acaba bu hissî görüşe bir cevap bulmak mümkün mü? Bazı ölçülerde evet…

Eğer Hz. Muhammed.’in Peygamberlik görevini ifa ettiği müddet içinde hiç bir tekâmül olmadığını kabul etmemek mümkün ise!.. Nitekim en büyük değişmeler Hicret ve Kıble’nin değişdirilmesiyle meydana gelmisdir. Evvelce ibadet Kudüs istikametinde yapılırken sonra Mekke’ye doğru yöneltilmişdir. Resul’un psikoloiisi ve haleti ruhiyesi hiç beklenmedik, memul edilmeyen, doğru ve değişmez fikir ve irade tarafından idare edilir gibi görünmektedir. Eğer o, bize anlatılmak istenildiği gibi yalnız kuvvet ile bağlandığı tek ve mutlak bir fikrin idaresi altında kalmış olan gerçek bir kişi olmuş olsaydı; hiç değişmeyen (constant) mutlak sahih emirler (hakikat) tarafından sevk ve idare edilmiş gibi görünmüş olması mümkün değildir. Hz. Muhammed’in Allah’a olan sarsılmaz büyük imanı, idare ettiği Müslüman topluluğunun başına onu hiç bir zaman bir zalim haline getirmemişdir. Kendisi inananlara karşı derin bir adalet hissi duyar, onlara ihtimam ile muamele eder; inanmayanları da Allah’a terk ederdi. Hz. Muhammed’in adalet anlayışı ilâhî adalet mevzuubahs olduğu zaman bir terazi ile sembolize edilmişdir. Bu tartma keyfiyeti tartılan şeyler ve dirhemler onun mutlak doğruluk ve insaf anlayışı içinde yer alırdı. Şüphesiz ki Hz. Muhammed’in bu hareketi kabile şeflerinin hareketlerini hatırlatır. Onlar daima ve herzaman en büyük fazilet olan (Hilm) mülâyimeti ve kendine hakim olmak ve uluvv-ü cenaplılığı hiç bir zaman elden bırakmamışlardır. Fakat her ne suretle olursa olsun, o hiç bir zaman ifrata kaçan bir his ve bir fikrin tesiri altında kalmış değildir. Hz. Muhammed iyi ve merhametli idi, aşağılarda da göreceğimiz gibi, zayıflara karşı şefkati vardı. Hareket tarzındaki nezaketi hususî hayatının bütün teferruatında da görülürdü. O, meselâ namazı çok uzatmamak lâzım geldiğini, çünkü müminler arasında hastalar ve zayıfların da olabileceğini söylerdi. Bazan, ceza veren büyük âdil Allah bile Kur’an’da (Gafur ve rahim) afedici ve merhamet edici olarak kendini belli eder. Afetmesini sevdiği gibi, insanlara taşımayacakları yükü yüklemek istemekle onları azaba sokmak istemez. “Allah insanlara ancak tahammül edecekleri kadarını yükler. Ey sen ki bizim Allah’ımızsın, eğer unutuyor ve bilerek bir kusur işliyorsak bizi cezalandırma. Ey Büyük Allah, bizden evvel gelmiş olanlara yüklemiş olduğun cezaları bizlere de yükleme. Bizi taşıyamayacağımız yükler altında mahvetme. Bizi afet, kusurlarımızı ört, bize merhamet eyle, sen bizim koruyucumuzsun, hamimizsin” (S. 2, 286).

Allah’ın bu iyiliği insanları yalnız dinin tazyikinden veyahut çok ağır olan ahlâk kurallarının sertliğinden kurtarmaz; toplumun sıkıcı kaidelerinden de insanın biraz rahatlamasını sağlar. Bedeviler eski devirlerde fazilet yarışı yaparlardı. Meselâ bir adamın fazilet derecesi diğerlerinin âlicenaplık ölçüsünü geçdiği takdirde belli olurdu. Bir çok kimselerin bu yarışta kendilerini mahv ve perişan ettikleri görülmüşdür. Allah bunu şöyle beyan eder: “Bir kimsenin eğer serveti çok ise, servetinden iyilik yapmak için sarfiyatda bulunabilir, eğer o kimsenin serveti mahdut ise o ancak yapacağı iyiliği Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu ölçüde yapmalıdır. Allah bir kimseye ona vermiş olduğu kadarınca mecbur eder.” (S. 65, 7). Bu âyet erkeğin kadını boşamaya hak ettiği çok hususî bir durumda nazil olmuşdur. Fakat zamanla bu umumî bir mâna kazanmışdır. Böylece iyilik yapılması ve kötülüğün reddi sonraları meşhur bir tâbir (Emri – bil’mar’ruf ve nehyi an il-münker) olarak ifade edilmişdir. Bunlar Peygamber’in vazifelerini tamamlayıcı unsurları arasındadır. “Onlar sana yapmaya mecbur oldukları iyilik için de hesap soracaklardır. Onlara söyle: İyilik olarak mallarınızdan yapacağınız bağışlar babalarınız, analarınız, yakınlarınız, yetimler, fakirler ve yolcular için olsun” (S. 2, 216). “Onlar senden soracaklar; onlar senden yapacakları bağışların ne mikdar olacağını soracaklar; sen onlara fazlasını vereceksiniz, de. Onlara söyle: Ben size Allah korkusu olanlara cennet mükâfatı ile taltif edileceklerini haber veriyorum. Onlar sen ki bizim Allah’ımızsın biz sana imân ediyoruz. Bizi, biz sabredenleri, sadakatla sana itaat edenleri ve servetinden yardım yapanları ve sabahın seherinde senden mağrifet niyaz edenleri affet.” (S. 3, 15 -17). “Onlara söyle: Allah’a inanıyorsanız, seviyorsanız beni takip ediniz; Allah da sizi sevecekdir; sizi günahlarınızdan afedecekdir. O hem afedici ve hem de merhametlidir.” (S. 3, 31). Bu mânayı ihtiva eden âyetler oldukça çokdur. Bu âyetler bizatihi insanlar arasındaki sevişmeyi ve ahlakı ifade ederler. Böyle tamahkâr, haris ve muharip bir halka bunu ihtar etmek çok mühim bir hususdu. Bununla beraber Müslümanlar bu ihtarlara inanmakla hiç yanılmamışlar, ondan daha fazla yararlar elde etmişlerdir.

Allah’ın birliğinin kulların ve toplumun da birliğini meydana getirdiğini müşahede etmekteydiler. Nerede nifak, ayrılık varsa orada kavga ve serkeşlik vardır. Nifak, yabancı bir inanışa bağlı olan beşerî ihtirasın bir damgası, Allah’a mürailik etmek, saf ve temiz İslâmlığa karşı hususî bir çıkarı olmak ve Allah’a tamamiyle teslim olmamanın bir alâmeti farikasıdır. Hz. Muhammed’in bildirdiği adalet ve hayır işleri insaniyet perverlikden daha ziyade tek Allah (Monotheisme) anlayışının icap ettirdiği bir zaruretden ibarettir. Bir tek Allah, bir tek iman, bir tek kitap ve bir tek ümmet!..

“Kâfirler, nifak ve harp teşvikcisidirler.” (S. 48, 26), “Onların kalplerinde yakıcı bir kin mevcuttur. Allah imân edenlerin kalplerine bir sükun bahşetmişdir.” “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr etmek isteyenler, Allah ile peygamberleri arasında bir tefrik yaparlar: Biz bazılarım kabul ve bazılarını da red ediyoruz, derler. Kim ki bunlardan bir tanesini seçmek ister, bunlar hakikaten kâfirdirler. (S. 4, 150, 151).

Ama ne var ki, kâfirler yalnız inanmayanlar değillerdir. Onlar hakikatdan korkdukları için onun katı bir şekilde düşmanıdırlar. İmânın vahdetini parçalarlar ve kitabı kötülerler. “Allah’ın tebliğ ettiklerine göre hareket etmeyenler, kâfirlerdir.” (S. 5, 54). İşte bunun için onlarla mücadele etmek lâzımdır. Onlar Allah ve peygamberlerin men ettikleri şeyleri ihmal ederler; emirlere ve tebliğlere mülayim, Suyuti’nin izahına göre, İslamın kanununa karşı itaatkâr gibi bir davranışları vardır. Bundan başka kafirler ümitlerini yitirmiş insanlardır. Onlar ne ilahi ruha ve ne de ahirete inanırlar. (S. 12, 87) (S. 60, 13). Bu gibilerden hep uzak durmalıdır. Onlar ile temas etmek bir tehlike ve kirlenmedir. Allah İsa’yı kâfirlerden ayırmak suretiyle tasfiye ve tenzih etti. Bir peygamber daima bu gibilerden uzak durmalıdır; nasıl ki babasına ve ümmetine karşı geldiyse!.. (S. 3, 46). Ve şöyle buyurulmuşdur: “Ey sizler, imân edenler; babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer onlar kâfirliği tercih ediyorlarsa, onları kendinize dost bilmeyiniz.” (S. 9, 23). Ve ilâve eder: “Ve seni Allah’ın emirlerine karşı isyan’a zorlamalarına dikkatli ol…” (S. 5, 49). Bu âyetde (an yaftinuta) ifadesi çok kuvvetli bir terimdir. Bu fiilin kökü iğfal, insanı yoldan döndücü hatta fitneden gelmesidir ki, fitne ile bütün beşerî ihtiraslar zincirinden boşanır. İşte bu kökden gelen Fitne kelimesi, bilhassa Hz. Ali devrinin bir alâmeti olup Müslümanların bölünmesine sebep olmuşdur. (S. 8, 39). Bu sebeple mukaddes muharebe olarak isimlendirilen cihad, Kur’an’da esas itibariyle taarruz mânasına alınmamışdır. Bundan daha ziyade müminler topluluğunun dağılmaması ve imân birliğinin müdafaası bahis konusudur. Kur’an ne zaman kâfirlerden bahseder; onunla evvelâ Mekke’de ve sonra Medine’de peygamber’in tebliğlerine mani olanlar kasdedilmek istenmişdir.

Filhakika kabileler arasındaki anlaşmalar veya düşmanlıklar,; karışık bir takım intikam hisleri yani umumî durum, kavgalar bir türlü sınırlamaya imkân vermiyordu. Hatta mücadelenin mevzuu açıkça bilinmemiş olsa bile, gene de ekseriya birbirlerine saldırılar vaki oluyordu. Buna rağmen, Hz. Muhammed şeriatını yayma vazifesini ancak silâhlar veya fetihler yoluyla yapacağına inanmış olmasını sanmak doğru değildir. Ümmet gittikçe genişliyordu ve böylece hudutlarda kendisinden daha kuvvetli kalabalık kafir ahali ile temasa geliyordu. Bu sebepden kendisini koruması gerekmekde idi. Ama ne var ki, Hz. Muhammed her zaman işe barış teklifi ile başlamışdır. Evvelâ sefirler gönderir, onlara şariatını tanıtmak ve onları ikna etmek isterdi. Kendisine sefaret heyeti gönderilenler bu hareketden ekseriya endişeye düşmekde idiler. İhtilâflar meydana gelir, cihadın şartları doğar, fakat harbe mecburen girişilirdi. Amma tarihin kaydına bakarsak, halifeler devrinde muzaffer İslâmın bu hareketi Kur’an’ın bu isteğine uymaz. Bazı şiddetli âyetlerin mevcudiyetine rağmen bazan ihlâl edildiği de görülmüşdür. Bununla beraber, bu konuda kendilerini haklı çıkarmak için Kur’an’da mesnet bulunduğu da inkâr edilemez. Ayrıca, Allah uğruna yapılan muharebelerde ölmeden kurtulanlar büyük maddî menfaatlar elde ediyorlardı. Bilhassa Hz. Osman’ın halifeliği zamanında çok haris ve aç gözlü adamlardan ibaret olan Hz. Osman’ın mensup olduğu Emeviye kabilesinin zenginleşmesine yardım etti. Mamafih çok zeki ve mahir olan ve bazı koyu Müslümanlar tarafından sevilmeyen Emevilerin sonraları Şam’da halifeliği kurup ne kadar büyüdükleri de malûmdur. Her ne olursa olsun Kur’an’daki bu merhametli olma ruhu hiç bir zaman fatihlerin bir takım menfaatlar ile tahrik edilmiş olan en karanlık devirlerde bile kaybolmamışdır. Kâfirlere karşı müsamaha göstermek esasına dayanan Müslümanlık, Müslüman olmayan mağluplarına kendisine bir zarar vermeyecek hale geldiklerinde daima müsamahakâr davranmışdır. Hz. Muhammed hiç bir zaman despot değildi. O, müminlere insanî hisler aşılamaya muvaffak oldu. Bu insanî hislerin izleri İslâm tarihinin en zalim despotlarında bile bir mikdar akıl ve bir mikdar iman izi halinde de olsa gene kendini göstermişdir. Hz. Peygamberi gözü kara bir müteassıp ve şiddetli olmakdan uzak, herşeyden evvel bir sulh adamı olarak kabul etmek bir çok kimsenin anlayışına ters gibi düşmektedir. Belki de nazil olan şu hakikat muvacehesinde böyle bir şeye inanmaya bir sebep teşkil eder: Hz. Muhammed insanlar ile anlaşmak ve onlarla barış yollarını ararken bizzat Allah semavî ordularının (melekler) yardımı ile Hz. Muhammed’e zaferler sağlıyordu. Buna bir maharet ve kurnazlık da denilebilir, belki!..

Fakat, her ne olursa olsun sulh ve barış sevgisi ondaki uzlaşdırıcı vasıfları çok gelişdirmiş olduğunu da gözden uzak tutmamalıdır. Bundan başka ifa edilecek bir hizmeti olduğuna ve bu vazifenin de onu gayesinde muvaffak edeceğine inanmış idi. Bununla Hz. Muhammed’in her ne pahasına olursa olsun bir muamma ve muğlâk bir adam olduğu neticesine varmak söz konusu değildir. Ona sahtekâr, yalancı, cahil, canî, sabit bir fikre saplanmış bir zâlim, gözü pek ve karışık bir politikacı niteliklerini atfetmeye kalkışmak gibi keyfî olarak yapılan bir takım isnadlarla fantaisiste bir tablo çizmek Kur’an’da tasvir edilen Hz. Muhammed’e asla ve kat’iyen uymaz.

Şimdi, Kur’an, ister Allah’ın isterse de Hz. Muhammed’in eseri olsun, her iki halde de onu dikkat ile okumak sayesinde Hz. Muhammed’i anlamaya mecburuz. Hz. Muhammed, Kur’an’da başlıca bir şahsiyet ve son peygamber olarak beyan edilmişdir. (S. 33, 44) Fakat gene Kur’an’da zikredilen diğer peygamberlerden umumiyet itibariyle pek farklı olarak beyan edilmez. Onların hepsi de tek bir tipin muhtelif örnekleri ve çeşitleri olarak gösterilmişlerdir. Filhakika ilâhî tecelliyi âlemlere tebliğe memur olarak tayin edilmiş olan kimse, çok garipdir ki, kendine has hiç bir hususiyet taşımaz. Nasıl ki İsa’ya ölülere can vermek, hastaları iyileştirmek ile; nasıl ki, Musa’ya mucize bahşedilerek kudretlendirilmiş ise; Hz. Muhammed de insanlara Kur’an-ı Kerimi tebliğ etmek ile şereflendirilmişdir. Bu görünürdeki alametler bir tarafa konulursa, bütün peygamberlerin Allah’ın varlığını, tekliğini, âhiret gününde ceza ve mükafat vereceği hakkındaki tebliğleri hep aynı olmuşdur. Hepsi inanmışlardır, hepsi ümmetine bildirmişdir, hepsi şüphe ile karşılanmış, alay konusu olmuş ve kötü muameleye maruz kalmışlardır. Hiç biri imanında sarsılmamış ve hepsi Allah tarafından destek görmüş, hepsi de Allah’ı kâinatın sahibi, hayırlı işlerin esasının da ilk defa o emirleri fiilen tatbik etmek olduğunu hatırlatmışlardır.

İşte Hz. Muhammed de onlardan biridir. Ona bu kuvveti veren şey de onlardan biri olduğu ve onlar gibi bir peygamberden başka bir şey olmadığı inancıdır. “Muhammed bir resuldür, kendinden evvel gelenler de resullerdir.” (S. 3, 144) Meryem’in oğlu İsa bir. peygamberdir, kendinden evvel gelenler de resullerdir. (S. 5, 75). Şüphesiz zaman zaman insanlara tebliğ edilen kanunlar maddî şartların teferruatı içinde ayni değildir. Biri, ardında diğerini ilga eder. Hz. Muhammed’in kanunları ise, topyekün hepsini ilga etmişdir. Fakat hepsinde ayni ruh ve ayni gaye mevcuttur ve muhafaza edilmişdir: İnsanların Allah’a tâbi olduğu ve ona itaat etmeleridir. Allah milletlere göre de kanunlarını değişdirmişdir. Meselâ, dik kafalı Yahudilere gönderilen hükümler daha çok men edici olduğu halde, Müslümanlara nazil olanlar daha ziyade hafifletilmişdir. Böylece, hükümlerin değişmesi dinlerde bir fark yaratmaz. Hakiki Yahudi, hakiki Hıristiyan da Müslüman demekdir.

Acaba Hz. Muhammed böyle söylemekle Allah’ın birliğine inanan bütün insanları kendine çekmek taktiğini mi kullandı? Belki de böyledir. Ama böyle olduğuna dair ortada hiç bir delil yok, hatta aksi vardır. Eğer Hz. Muhammed peygamberlik şahsiyetini tamamiyle bir noktaya bağlamış ise, o da mutlak Tevhit, yani Allah’ın varlığının ancak, tek oluşu “doğmasından” başka bir şey değildir. Hz. Muhammed böyle bir durumda kaypak ve iki yüzlü bir politika takip etmek için ne bilmemezlik, görmemezlik ve ne de yalan söylerdi ve söyleyemezdi. Zira, Hz. Muhammed Hıristiyanların ve Yahudilerin İbrahim’i dinlerinin babası olduğuna ve Allah’ın tebliğlerini bildirmek üzere kendisini gönderdi ve Allah’ın da onların inandığı ayni Allah olduğuna inanmışdı. Bu müşterek inanç namına Hz. Muhammed bir nevi ruhî sezgi ile kendisine vaki ilâhî daveti onlara şöyle bildirmişdi: “Ey kitap ehli (Yahudi ve Hıristiyanlar) siz de bizim gibi söyleyiniz. Biz yalnız Allah’a ibadet ederiz ve ona asla kimse ile şirk (ortak) koşmayız.” (S. 3, 64) “Ey İsrail oğulları, size yapdığım iyilikleri hatırlayınız. Benimle anlaşmayı bozmazsanız, ben de sizinle olanı bozmam.”

“Size gökten indirdiğim emirler gibi, onları teyit eden bu emirlerime iman ediniz. Onları inkâr etmekde birinci olmayınız.” (S. 2, 40-41). Hristiyanlık ve Yahudilik arasındaki bu âyetdeki ayırım, Yahudi ve Hıristiyanlar arasında zıddiyete sebep olmuşdur. Bundan daha kötüsü ayrılık her iki gurup içinde de ayrı ayrı baş gösteriyordu. Hz. Muhammed’in sezgisine göre, bütün bu gruplarda meydana gelen ayrılıklar, İsa ve Musa’nın ortaya attıkları hakikat; kitaplarında yazılmış olan bozulma ve değişmelerden meydana gelmekde idi. İnsanlar tarafından sonradan uydurulan bu hükümlerden vaz geçerlerse inançlarını ve iman birliğini İbrahim dininde ve Müslümanlıkda bulacaklardır.

Şöyle: “Allah’a inanıyoruz, bize bildirdiklerine, İbrahim’e bildirdiklerine, İsmail, İshak, Yakup ve on iki kabileye, Musa ve İsa’ya yapılan vahiylere ve Allah tarafından peygamberlere verilen şeylere inanıyoruz. Onlar arasında hiç bir tefrik ve ayırım yapmadan hakikî müslüman gibi kendimizi Allah’a teslim ediyoruz.” (S. 2, 136) Birlik için yapılmış olan bu davet Allah’ın Tekliği için yapılmış olan tebliğin ayni açıklık ve bedahetindedir. Fakat, bu açık davete rağmen nasıl ki, tek Allah (monotheiste) hakikati red edildi ise, bu davet de red edilmiş olacakdır. Bu da peygamberlerin ancak bazı mahdut kişiler tarafından anlaşılmış olduğunun müşterek akibetidir. Hz. Muhammed (cumenisme mohammedien) (9) manevî gayretlerinde maruz kaldığı başarısızlıklarına rağmen son nefesine kadar bütün kuvvetini ve canlılığını hiç değişdirmeden muhafaza etmişdir. Esaslı sezişleri, zamana göre karar verebilen bir cemaat reisi olabilmesi ve Kur’an’da ancak umumî hatları ile istikametlendirilmiş sosyal ve politik bir hareket tarzını, kendine yol edinmesi sayesinde Peygamber’in hayatında yeni bir devir açılmışdır.

Eğer doğrusunu söylemek lâzım gelirse, Hicret’den evvel ve Medine’ye yerleşdikten sonra, manevî âleminde olmasa bile hiç olmazsa dış görünüşünde, insan olarak Peygamberde bir fark görmemiz mümkündür. Hele Hicret’den sonra ve Kıble’nin değişmesi ile bu fark daha bariz bir şekilde meydana çıkmışdır. Bu hali Hz. Muhammed’in artık Peygamberlik vazifesini yapmadığı mânasına almak doğru olmaz. Fakat, bu faaliyetler manevî vazifeden ziyade dış, yani maddî yönlere teveccüh etmişdir. Tarihçiler bu hali hiç görmemezlikden gelirler mi? Bunlar olayları rahatlıkla kendi keyiflerine göre toplama, onları tahlil ve izah etmek; bunları kendi hareket noktaları için en emin birer delil olarak göstermek istemişlerdir. Hz. Muhammed’in vazifesinin başlangıcından beri kamilen Allah’ın tesiri altında kaldığı ve kendisinin bütün varlığının ve hareketinin bu tesir ve emir ile olduğuna inanmış olması çok önemli bir hususdur.

O, herşeyi o açıdan görür ve O’nun büyük niyeti de her türlü şüpheden uzakdır. Fakat bizim için Peygamber’in şahs’ inancı ve nurlandırıcı sezgisinin bütün derinliklerine inerek O’nu takip etmemiz mümkün olamayacakdır. Hz. Muhammed Hicret’den sonra, Peygamberlik vazifesi gördüğü sırada bundan tamamiyle müstakil ve ayrı kalmamakla beraber, bazı hareketlerinde bir ölçüde farklı olmuş ise, onun da bir insan olduğunu düşünmek mecburiyetindeyiz.

(8) Tasavvufta ahval, şartlar ve sırlar mistik bir deyimdir.

(9) Psikoposlar’ın meclisi ruhanisi. Hz. Muhammed’in böyle bir meclisi yoktur ve öyle bir meclisten herhangi bir karar da alınmamaktadır. Çünkü kitap Allah’ındır. Mütercim.

III. YETİM

Hz. Muhammed’in tekâmül devresinde, çıraklık seneleri hakkında Kur’anda bir şeyler bulamamaktayız. Buna mukabil (S. 93, 3-10) (10) suresinin sonları, Allah kelâmını insanlara tebliğ etmek üzere, Hz. Muhammed’i seçdiği zaman onun ne haleti ruhiyede olduğunu bildiği için ona tahsis etmişdir.

R. Blachere’in tercümesine göre, “Allah seni ne terk etti ve ne de lanetledi. Elbetde Ahiret senin için herhalde dünya hayatından daha hayırlı olacakdır. Elbetde Allah sana mükâfat verecek ve seni memnun edecekdir. O seni bulduğu zaman sen yetim değil mi idin? Ve O sana barınman için bir yuva bahşetmedi mi? O seni bulduğu zaman sen başı boş değil mi idin ve O seni hakikat yoluna sevketmedi mi? Sen o zaman yoksul değil mi idin ve O seni zengin etmedi mi? O halde sen de yetime zulmetme! “Sen de fakiri boş çevirme!” Allah’ın bu surede zikrettiği hususların altını çizmenin lüzumuna kaniiz. Bir yetim, bir fakir ve bir yolunu şaşırmış kimse ekseriyeti putperest (paganiste) olan arap kabileleri içinde!

Hz. Muhammed Hıristiyanlık devrinde 570 yılında Mekke’de dünyaya gelmişdir. Doğmadan bir kaç hafta evvel babası ölmüş ve büyük babası Abdülmuttalib’in himayesine girmişdir. Hz. Muhammed yedi yaşına geldiğinde büyük babası da ölünce onu amcası Ebu Talib himayesine almışdır. Peygamberin çocukluğundan bahsetmeyeceğiz. Bu devire ait arap tarihçileri tarafından söylenmiş bir çok hikâyeler olduğu gibi, özellikle İbn Hişam’ın Sîre eserini de zikredebiliriz. Bu hikâyeler içinde efsane olanları da mevcuttur. Fakat kabil-i kabul olanlar arasında bile ilk bakıldığı zaman bunların yakışdırma olduğunu hemen görürüz. Sıkıntılı ve yoksul bir hayat geçirmiş olmasına rağmen, genç Muhammed’in o kadar da yoksul ve bedbaht olduğundan söz edemeyiz. Her ne kadar onun yetim olduğunu kabul etsek de kendi derdi ile başbaşa, kapalı ve yalnız kalmış bir zavallı olduğunu düşünmemek gerekir. O zamanki cemiyet örfü ve yapısı itibariyle, akrabalık bağlarının ve büyük kabilelerin ailevî ilişkileri böyle bir yalnızlığa meydan verecek durumda değildi. Hatta bundan bir az daha ileri gitmek mümkündür: Eğer babası sağ olmuş olsaydı, belki Hz. Muhammed daha çok aile baskısı altında büyüyecekdi. Çünkü amcası, büyük babası ve akrabalarının ona karşı daha mülayim ve müşfik davrandıkları nakledilir.

Binaenaleyh yetimlik durumunun Hz. Muhammed’de ruhî bir eziklik yaratacığını düşünmek doğru olmaz. Ancak bu halin onun üzerinde derin tesirler yaratmış olduğunu, maddî sıkıntılardan ziyade manevî ve hissi bakımdan onun üzüntüsü içinde bulunduğunu kabul etmek icap eder. Hz. Muhammed, kendini büyütenlerin öz evlâdı olmadığını ve onların kendisine yaptıklarının bir lütuf olduğunu biliyordu. Hamisinin, evinde yetim misafir olduğu zaman, karısının kendi çocuklarının ağzından lokmasını alarak Hz. Muhammed’in karnım doyurmak üzere ona verdiği için bütün hayatı boyunca ona minnetdarlığını ifade ettiğini de biliyoruz.

Bizim bağışlamak ve vermek dediğimiz şeyin zevk için yapılacağını Hz. Muhammed çok iyi takdir etmişdir. Bu hadise oldukça ehemmiyetlidir. Allah tebliğ vazifesini ona verdiği zaman, Kur’anın dediğine göre, O yetim idi. Peygamber hiç bir serveti olmadığı ve onu kıymetlendirecek bir hakka da sahip olmadığı zamanda bile, Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu bu derin sezginin kalbini doldurduğunun zevkine varmakda idi. Fakirlik fikri ve acz içinde olması hali onda ayni tesiri yaratmışdır. Burada, özellikle Kur’an’ın moral esasında birleşiyoruz. Kur’an’da yetimin hakkını, hak yiyen velilerden koruyan veyahut onların haklarına riayet eden velileri öven bir çok âyetler mevcuttur. (S. 6, 15-20) (S. 17, 3) (S. 2, 177-220) (S. 4, 2-8-10) (S. 89, 18). Yetimlik daima fakirlik ve zayıflıkla beraber yürümüşdür. “Allah’a varmak için hangi yoldan gidileceğini nasıl öğreneceksin? Bir köleyi azat etmek, kıtlık günlerinde en yakınlarından birisini doyurmak veyahut bir fakire yardım etmekle…” (S. 90, 12-15). (R. Blachere’in tercümesi).

Din sezgisi özellikle şu âyetlerde kendini göstermişdir: “Hulusu pak olanlar, Allah uğuruna fakirin, yetimin ve esirin karnını doyururlar ve biz size bu yardımı yalnız Allah sevgisi için yapıyoruz, ne mükafat ve ne de teşekkür beklemiyoruz; bunu ne övünmek için ve ne de bir karşılık beklemek için yapıyoruz, diyorlardı.” (S. 76, 8-9)

“Burada mukaddes bir vazife vardır; ondan mahrum olmak kâfir olmakla ayni demekdir. Âhiret gününe inanmayanın kim olduğunu biliyor musun? Yetime kötü muamele eden ve başkalarını fakirlere yardım etmeye teşvik etmeyen kimse; iste odur.” (S. 107, 1-3).

Âhiret gününe, meleklere, Kitaba, Peygamberlere inananlar yetimlere, yoksullara, yolculara bahşedenler ve esirlere yardım eden ve onları azad edenler temiz ve hulusu pak insanlardır. Bu âyetin (S. 4, 36) sure ile bir benzerliği olduğunu görmekteyiz. Kur’an’ın zikrettiği yetim, yoksul ve zayıfların kendilerine has bir sırası vardır. Her ne kadar zenginlerin ve kuvvetlilerin yapacaklarına pek bel bağlamamalarına rağmen, gene de bu sıra üzerinden onlardan bir şeyler beklenildiği açıklanmak istenmişdir. Onlara bu dünyanın mesut insanlarından daha ziyade yegane yardım gene de Allah’dan olacakdır. Bu sebeple Allah müminlere, onlara yardımı ve himayeyi emretmiştir. Zengin olanlar bilakis bütün varlıklarının Allah’dan geldiğini de unuturlar. Allah bu gibilere iyilik etme ve sadaka vermeyi emretmekle bu gerçeği onlara hatırlatmak istemişdir. Bu hükümlerle düzenlenen fakir ve zengin, kuvvetli ile zayıf münasebetleri Tek Sahibin yani Allah’ın daima hatırlanması içindir. Bu ifadeyi tamamiyle Allah rızası, Allah sevgisi mânasında anlamak lâzımdır. Bazı yorumcular, özellikle Hıristiyan tesirinde kalanlar, bunu ustaca bir gramatikal şerh ile yok etmek istemişlerdir.

Fakat, yapılan iyiliğin hasbiliği, karşılık beklemeden açıkça bildirilmişdir. Bizdeki tercümede de aynen böyle ifade (Allah Rızası) edilmiş olup biz de bunu Müslümanların anladığı mânada almaya mecburuz. Burada bütün iyiliklerin O’na ait olduğu ve O’ndan geldiği ifade edilmektedir. Çünkü O, Tek’dir. Yorumcuların izahlarına göre onun kendisinden başka hiç bir şeye ihtiyacı yokdur. Fakat, O olmayan herşeyin, O’na ihtiyacı vardır. Arap dilinde Miskin, yoksul bir durumda kalmış olan (Sâil, dilenci) (bunlar daha evvelki âyetlerde rastladığımız kelimelerdir) ile fakir, yani bir ihtiyaç içinde bulunan kimse kavramları birbirinden farklı anlamlardadır.

Miskin, sâil – dilenci ve fakir, bu üç kelimenin mânası birbirinin içinde mevcuttur. Fakat sonuncu kelime olan fakir’in çok geniş ve özel bir anlamı vardır. Fakir kelimesinden bütün âyetlerde hakim bir eda ile zikredildiği için onun özellikle derin bir mânası olduğu açıkça belirtilmek istenmişdir. “Siz Allah’a ihtiyacı olan fakirlersiniz; Allah bilakis kendi kendine yeterli ve (gani) zengin dir. Hamdü sena yalnız O’nadır.” (S. 35, 15).

“Allah kendisi hakkında söylenenleri işitti.” Allah fakirdir, biz ise zenginiz, ganiyiz. Onların bu dediklerine işaret ile Allah onlara şunu söyledi: “Cehennem azabını tadacaksınız.” (S. 3, 181) Allah böylece her şeye kaadirdir. O, râzıkdır, rızk verendir. Her türlü yardım (tevfik) Ondadır. O’nun dışında maddî bir servetden, putperestlerin mabutlarından veya bu dünyanın büyüklerinin kudretinden bir yardım ummak Allah’a (Şirk) ortak koşmak demekdir ki, günahdır. Tek Allah’ı, bâtıl bir mezhebin kendine edindiği bir takım kıymetler ile ortaklaşmak şirkdir. Fakat kaadir-i mutlak ve her zaman kurtarıcı olan Allah, hiç bir zaman Kur’an’da (baba) namı altında zikredilmemişdir. Yetim Hz. Muhammed hiç bir zaman O’nda bir baba himayesi bulmamışdır. Bu psikolojik nokta mühim bir işaretdir. Bu dünyanın baba ve anaları eğer müminler ise, ihtimama ve yardıma müstahak olurlar. Onlar özellikle fakirler ve yetimler meyanında, beraberce zikredilmişdir. Fakat, Mevlâ diye adlandırılan Allah, müşterisini himaye eden bir patron gibi, Allah’da onları öyle himaye eder. “Eğer O’na teslim olursanız biliniz ki, Allah sizin Mevlânızdır. Ne muazzam Mevlâ ve ne muazzam koruyucu!” (S. 8, 39) Ayni ifadeler (S. 22, 78) de de mevcuttur. “Allah, inananların Mevlâsıdır. O koruyucuların en iyisidir. (S. 47, 11). Fakat, kâfirlerin Mevlâsı yokdur (S. 3, 150). Allah Ruz-u Mahşer’de (hüküm gününde) insanların imanları nispetinde koruyucusu (Mevlâhum al-hak) olacakdır: “O gün, hesap almak O’na ait değil mi? O bütün hesapçılardan daha çabuk hesap görür.” (S. 6, 63) Dürüst bir veli veya vâsi, bir yetimin hakkını nasıl hesaplayıp koruyorsa, Allah’da insanların edindikleri serveti tam bir hakkaniyet esası üzerinden hesaplar. Allah Kur’an’da kâfirler ile istihza eder: “Onlar, kötülüğü iyiliğinden daha çok olan birisine müracaat ile ondan yardım niyaz ederler ve ne vefasız bir dost ve ne kötü bir mevlâ, derler.” (S. 22, 13) Allah en hakikî bir kurtarıcıdır. Akrabalar tarafından yapılan yardımlar, dünyada hükmü geçenlerin himayeleri artık Mahşer Günü için hiç bir tesiri olmayacakdır. Son defa Allah kâfirler ile istihza eder ve şöyle der: “Sizin mevlânız Cehennem olacakdır.” (S. 57, 15). Bu konudaki tebliğlerin hepsini burada zikretmeden mâna ve ehemmiyetini beyan etmek üzere kâfi ölçüde izahat vermiş oluyoruz. Velî kelimesini Kur’an-ı Kerim ekseriyetle Allah için kullanmakdadır. “Allah kendisine inananlar için Velidir. O insanları zulmetden kurtarır ve onları nur’a sevkeder” (S. 2, 357), (S. 4, 6) sureleri okunduğu zaman: “Yetimler evlenme çağına geldikten sonra eğer onları buna müstahak görüyorsanız, serbest bırakınız ve mallarını onlara teslim ediniz.” iyi bir veli ve vasinin tutumunun Allah’ın velayet ve vesayetindeki tutumuna ne kadar benzediğini burada kolayca görmek mümkündür.

(10) Bu Şems suresinin 3 ve 10 numaralı âyetleridir. Âyet Hz. Muhammed’i teselli için nazil olmuştur. Hz. Muhammed uzun müddet vahiy alamayınca kâfirler: Allah seni terk ediyor, seni lanetliyor, demekte idiler. Mütercim.
IV. TÜCCAR

Mekke’de ticaret, faaliyetlerin temeli idi. Öyle tahmin edilir ki, Hz. Muhammed bu hayata, çok genç, hatta dokuz yaşında amcası Ebu Talib ile Suriye’ye gittiği zamanda başlamışdır. Kendisinin ve yakınlarının da pek serveti olmadığı için daha varlıklı tüccarların hizmetine girmeye mecbur olmuşdu. Yirmi beş yaşına geldiği zaman dul bir kadın olan Hatice hesabına çalışdı. Hatice kısa zamanda Hz. Muhammed’in kabiliyetlerini keşfetti ve onunla evlendi. Hatice yaşadığı müddetçe Hz. Muhammed başka kadınla evlenmedi ve onun hatırasını daima derin bir saygı ile muhafaza etti. Bu devirde Suriye seyyahatları devridir. Menkibeciler ve tarihçiler olsun, Hz. Muhammed’in bu devre yaşantısından pek bilgi verememişler, hepsi tahminlerden ibaret kalmışdır. Malûm olan bir şey varsa esasen başka türlü olması da mümkün değildir; bu gibi gidip gelişler sebebiyle Hz. Muhammed’in Hıristiyanlar ile ve (monpoohysisme) (11) mezhebine mensup Sariye’deki (Ghassâmides) ler ile bir takım ilişkiler kurmuş olduğudur. Hz. Muhammed bu arada Bizanslar’a muhalif olanların dinî bölünmelerini de bu şekilde öğrenmek imkânını buldu. Habeşlilerin güney Arabistan’da bulunmaları da bu inançların yayılmasına başka bir kaynak teşkil ediyordu. Bundan başka Arabistan’daki bazı kabileler de Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi. Hz, Muhammed bu çeşitli ahali ile temas ederken ayni zamanda kendisi için mühim olan en esaslı bir noktayı öğrendiği de bilinmektedir. Bu esaslı nokta (vahiy) tebliğ’in ana noktasıdır: Tek bir Allah’a iman etmek. Bütün bu çelişkilerin kendi gözü önünde açıkça cereyan etmesi bir hatanın alâmeti idi. Bu nedenle bütün mezhepler başı boş kalmışlardı. Hz. Muhammed’in bu inancı Kur’an’da şu şekilde formüle edilmiştir: “Hristiyan olduklarını söyleyenler, biz onların arasında (Ba’s-ba’delmevt) kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin yarattık” (S. 5, 14).

Ayni hüküm ayni şekilde Yahudiler için de söylenmişdir (S. 5, 64). Hristiyanlar ile Yahudiler arasındaki ayni hata böylece tespit edilmişdir. “Yahudiler derler ki, Üzeyir Allah’ın oğludur. Hristiyanlar derler ki, Isa Allah’ın oğludur, işte onların ağızlarının lâfı budur. Kendilerinden evvelki kâfirler ne diyorlarsa onlar da ayni şeyde birleşiyorlar. (S. 9, 39) Uzeyr Kur’an’da bir kerre zikredilmişdir. Müslüman rivayeti onu Estras Thora’dan ilham alan bir islahatçı olarak görür. Menkibelere göre o da Allahın oğlu olarak kabul edilmişdir. Burada ehemmiyetle görüleceği gibi, hakim olan dinî seziş, hep Allah’ın mutlak Tek’liği üzerine dayanmaktadır. Bu Tek olan Allah’a insanlar bir türlü O’na bir oğul vermekle O’na tapmakdan, O’nu put yerine koymakdan kurtulmaya muvaffak olamamışlardır. Böylece Teslis (la trinite) üçlü Allah (Tritheisrne) (12) olarak düşünülmüşdür.

“Üç’dür demeyiniz.” (S. 4, 171) tefsirler açıkdır. 1) Allah’dır; 2) İsa’dır; 3) Meryem’dir. Fakat Kur’an bunu açıkça beyan etmez. Buna rağmen ne olursa olsun, Kur’an’ın anlamı ve Hz. Muhammed’in sezişi hep (Absolu) mutlâklık üzerindedir. Allah Tek (dir.) Bütün semavî dinler de bunu böyle söyler. Bu hakikat hiç bir şüpheye meydan vermemek üzere açık ve kesin olarak belirtilmişdir. Hz. Muhammed pekâlâ bilir ki, Hristiyanlığın tek Allah anlamı da kendisinin anladığı gibidir. Esasen mutlak anlamı başka türlü kabul etmeye imkân vermez. Tek Allah’a inanan bütün dinler bu inançda birleşirler: Allah’dan başka bir Allah yokdur. Böyle açık, kat’i, kaya gibi bariz bir anlam karşısında buna herhangi başka bir şey ilâve etmek mantıksızlık olur. Ancak saf imanı bulabilmek için onu saran hata ve parazitlerden kurtarmak kâfi gelecekdir.

Hz. Muhammed bu seyyatlerinde bir çok kimseler ile tanışmış ve onlardan Allah hakkında bir çok şeyler işitmişdir. Bunların tesiri altında kalmış olması da muhtemeldir. Böylece bilhassa (mutlak) sezgisinin, (hads) temellerinin, hiç olmazsa nüve halinde oluşmasının zeminini hazırlamışdır. Aksi halde kendisine anlatılanları doğrudan doğruya ve rahatlıkla benimserdi.

Tarihçiler, Yahudi ve Hıristiyan mürşidlerin ve Hz. Muhammed’in konuşmalarının konusunu teşkil eden hususların menkibe tarafları ile (dogma) olan taraflarını kolayca birbirinden ayırabilirler. O halde bu fevkalâde olayı nasıl izah etmek lâzım: Hz. Muhammed imanının yegane temeli olan mühim bir nokta ile insanı mest edecek bir şekilde, mest edecek bir anlayışın ortaya getirdiği karışık ve muğlak durumu birbirinden nasıl tefrik edebileceğini nasıl açıklamalı?..

Müşriklerin, Hıristiyan âlimlerinin üç ana temele oturtmak suretiyle iman ettikleri ve ona göre uyguladıkları (Tri – İnfaillible) üç zaruret, üç varlık; Hz. Muhammed’in anladığı ve inandığı ahadaniyet, tek Allah imam ve sezgisi hududlarını aşmakda idi. Bu da Hz. Muhammed’de büyük bir çelişki meydana getirmişdir.

Evet, Hz. Muhammed’in bu sezgisi belki bu mürşitlerin yarattığı hava içinde oluşdu ve gelişdi. Fakat bu sezgi onlardan aktarma değil bilakis onların önüne geçmişdir. Tüccar Hz. Muhammed, din meseleleri ile alâkadar olmuşdur. Bu ne kadar hayret verici bir şey değil mi? Ticarî hayatın endişeleri böyle maddî ve el ile tutulur işlerden pek uzak olan dinî şeyleri düşünmek fırsatını vermediği gibi, teemmül ve tefekküre de hiç imkân vermez. Hz. Muhammed fakir olması dolayısıyle bir kenarda ve büyük ticarî mesuliyetlerden uzak ve başkaları hesabına da çalıştığı için, hırs ve aç gözlülüğün, insanı nerelere kadar götürdüğünü müşahade etmiş ve tarafsız bir gözle bir hükme varmak imkânını bulmuşdur. Genç iken, mukaddes aylarda muharebe etmemek âdetine rağmen, Mekke’lilerin ticarî rekabet yüzünden bu kuralı çiğneyerek mücadeleye girişmelerine Hz. Muhammed’de bir iki kerre iştirak etmişdi. Bu kötü suiistimale karşı nihayet bir anlaşmaya varılmış ve buna (Hilf-Al-Fudûl) denilmişdir. (Burada fudul manası pek sarih değildir. Fazlalık, fuzul ve lütuf manasına alınmışdır. Herhalükârda bu anlaşma adaleti temin etmek üzere yapılan bir yemindir.)

Hz. Muhammed’in kabilesi de bu mücadeleye iştirak etmişdir; bunu bizzat Hz. Muhammed’de hatırlamakdadır. Bize intikal eden rivayete göre Hz. Muhammed vaazları bırakıp kendi işlerine koşan tüccarları tenkid etmişdir. Kötü tüccar tipi; Allah bu gibilere büyük servet ihsan etmekle onları tecrübe etmek istemişdir. Belki de böylece Mekke’nin büyük tüccarlarının durumu göz önüne konulmak istenmiş olduğu muhakkakdır. Bununla beraber aksine, ticaret Kur’an tarafından hiç kötülenmemişdir. Her türlü spekülasyon ve hiyle bu arada (l’usurfe, ribâ) (13) lanetlenmiş; Allah’ın kanunlarına göre ceryan eden ticarî muameleler hayr olarak nitelendirilmişdir.

Hz. Muhammed’in bu konudaki fikirlerinin çevrenin tesiri altında kalmış olduğunu kolayca görebiliriz. Ayni zamanda o vaaz verdiği zamanlar bazı ticarî tutumları kötülediğinde, dileyenler ondan uzaklaşıyorlardı. Fakat, sonraları kendi muvaffakiyetlerinden emin hale gelince, korkusuz bir şekilde çevresinin bu alışkanlığından överek söz etmeye başladı. Bunların hepsi doğru; fakat burada tevhidin esası olan dinî sezgiye ticaret tecrübesinin nüfuz ettiğine veya başka bir deyimle bu sezgi ile damgalanmış bir tecrübenin mevcudiyetine şahit olmaktayız.

Kötü bir tüccar beşerî münasebetler hakkında yanlış bir hesap yapar ve kendisim bekleyen kazanç yerine zarara uğrar. Kâfir de ayni yanlış hesabı dinî meselelerde yapmakdadır. Fakat namuslu tüccarda bu iki husus yâni zarar ve kâr birbirlerine karışırlar. O, evvelâ zarardan nasıl kurtulunur ve netice itibariyle de iman nasıl kurtarılır ve böylece ticaret, (ribâ) kimsenin hakkını yemeden, Allah’ın kanununa riayet etmek suretiyle ticaretini yürütür. (14) Bu suretle ulvî ve dinî değerler bir toplumun içine kadar nüfuz ederse o topluluk özellikle bununla övünecek hale gelir.

Bu da bedihidir ki (l’immanence, concret) ler dünyası, yaratılmış bir dünya olması dolayısıyla tamamiyle ilâhî ve ulvî âlem içinde ona bağlıdır. O ilâhî âlemde ise, bilinen, sevilen ve kendisine itaat edilen bir tek Allah mevcuttur. Burada yalnız Teklik üzerine kurulan bu kuruluş içinde yalnız iman birliği olduğu için değil; maddî hayatında o prensipler gereğince ceryan etmesi zorunludur. Bu hususa dair Kur’an’da mevcut bazı âyetleri görelim: “Onları, “Allah’ın kendi ulviyetinde ismini yüceltenleri, ne bir ticaret ve ne de bir satış Allah’dan uzaklaştırmaz.” (S. 24, 37). Bundan evvelki âyetlerde beyan edilen Sabbaha-Subhane fiili yorumculara göre bizzat Allah’ın zât olarak ismî celilini yükseltmek manasına alınmışdır. Yani, onun saf varlığı (Zât vasfı); yoksa O’nun yaratıcılık ve iyilikci sıfatları (sıfatı – ilâhiye) söz konusu değildir. Bu suretle ortaya atmış olduğumuz husus şu metin ile de kuvvetlendirilmişdir. Men edilen hususa ait metin aynen şöyledir: “Söyle: Eğer kazandığınız servet veya bir ticaretden edeceğiniz zarar size Allah’dan, Peygamber’inden ve onun kendi yolundaki mücadelesinden daha mı kıymetlidir? Öyle ise bir gün Allah’ın cezasının geleceğini bekleyiniz.” (S. 9, 24). “Ne zaman verimli bir iş vardır, onlar ortadan yok olurlar ve seni terk ederler. Onlara söyle: Allah’ın yanında olan kimse daha çok kazançlı çıkar.” (S. 62, 11).

Buradaki ticaret kelimesi sembolik manada alınmışdır: “Ey müminler! Size ticarî bir iş göstereceğim, o sizi büyük bir günahdan kurtaracakdır.” (S. 61, 10). “Allah’ın kitabını okuyanlar, dua edenler, kendisine bahşetmiş olduğumuz servetden gizli ve açık olarak verenler hiç kaybetmemek şartıyla ticaret yapmış olurlar” (S. 35, 29). Alış ve satışlardan bahseden daha bir çok âyetler mevcuttur. “İşte dünya hayatını ahıret hayatı fiatına satın alanlar.” (S. 26, 863 “Onlar Allah’ın bu kıymetli emirlerini çok ucuza değişmiş olanlardır.” (S. 9, 9). “Yanlış ve eğri yolu selâmet yolu karşılığında satın almış olanların ticaretlerinden kar beklemek hata olur.” (S. 2, 16).

Bu konuda daha başka metinler de mevcuttur. Şu düşündürücü âyetde ticaret yapan bizzat Allah olduğunu zikretmek ile yetinelim: “Allah müminlerin canlarını ve servetini onlara Cennet vaadıyla satın almışdır.” (S. 9, 111). Ticaret anlayışına değinen bir çok metinler Kur’an’da mevcuttur. Bunlardan en mühimleri ilâhiyatçılar tarafından insanın Allah’ın hareketlerine manen iştirak etmeyi ifade manasında kullanılmışdır. (Kesaba, iktisap) kökünden gelen iktisap, edinme kelimesiyle ifade edilmişdir. Kur’an’ın bu kelimeyi Mekke’lilere tesir etmek ve daha iyi anlaşılmasını temin için söylendiğine inanmak biraz safdillik olur. Dünya menfaatlarından başka bir endişesi olmayan ve mutlaka maddî çıkarlar elde etmek isteyen bu insanlara manevî değerleri maddî terimler içinde anlatmaya kalkışmak bu teşebbüsde kaybetmeyi peşinen kabul etmek demek olacakdır. Ancak Hz. Muhammed, bu sözlerin hiç bir işe yaramayacağını da tecrübesi dolayısıyla biliyordu.

Ticaret kelimesinin bu kadar geniş anlamda kullanılmasında ve ticaret hadisesinin derin manasının insan üzerindeki tesirini, cemiyet ve fert üzerinde doğurduğu iyi veya kötü neticeleri görmek icap etmekdedir. Böylece yepyeni gerçekler dünyasına doğru yayılmakda olan köklü dini bir sezginin nuruna yönelmiş bir tefekkürün mevcudiyetine şahit olmakla beraber, ayrıca Hz. Muhammed’in de durumu açıklığa kavuşmuş olmakdadır.

Bu vahiyler Hz. Muhammed’e o kadar derinden tesir etti ki, O bütün hayatı boyunca bunlara sadık kaldı. Özellikle Hz. Hatice ile evlendiği zaman Mekke’deki durumu değişti. O da işlerinde boğulmuş bütün diğer tüccarlar gibi yapabilirdi. Fakat O öyle onlar gibi olmadı. Şahsî tutumu itibariyle bir çok hikâyeler Hz. Muhammed’in daima mütevazi ve sade kaldığını teyit etmişdir. Bir kelime ile Hz. Muhammed Fakirliği sevmişdir. Bu şahane söz O’na atfolunur (Al-Fakr Fahrî): “Fakirlik benim zaferimdir.” Eğer bütün bu sözler Mekke’lilerin ticaret tutumlarından istifade edilerek söylenmiş ise, bunlar yalnız araplar için değil, Resul’ un kitabını inkâr eden bütün insanlara tatbik edilmek üzere Kur’anda zikredilmeye sebep olmuş, özellikle bundan Yahudiler kastedilmisdir.

“Ne zaman ki Allah, kitabını gönderdikleri ile bir anlaşmaya vardı ve dedi: “Siz bunu” insanlara anlatınız ve onu gizli tutmayınız. Onlar onu arkalarına attılar ve onu pek ucuza sattılar. İrtikâp ettikleri şey ne kadar üzücüdür.” (S. 3, 187)

Böyle kısa görüşlü kâfirler ile tek vücut ve kuvvetli bir cemaat meydana getirmek hiç mümkün olur mu?
(11) Monophysisme İsa’da bir tek nitelik (Nature) olduğuna inananlar. Hıristiyanlığın bir nevi bölünmesidir ki, bugün koptiler ve Habeşistan’da mensupları olan bir mezheptir. Mütercim.

(12) İdolatrie = Putperestlik. Monolatrie = Mutlak Tek’e (Ahadiyet) tapmak – Tre-unite, Tekliği ancak üçlü mütalâa etme inancı. Mütercim.

(13) l’usure, ribâ, Rubuh, murabaha (faiz) demektir. Ancak murabaha alınan menfaatin suiistimalidir. Hal ve zaruretten kötü bir şekilde yararlanmaktır. (L’interet) faiz ise normal kazanç (feviz) ölçülü olduğu takdirde kötü görülmemiştir. Mütercim.

(14) İman ve cevher her zaman bozulmaya, tagayyüre kolayca maruzdur. Fesat onu bozar. O halde herşeyden evvel onu korumak gerekir. Bu sebeple evvelâ zarardan ve fesattan korunmak, kârı ondan sonra düşünmek İslâmî bir anlayıştır. Eski hukukta (Defi mazarrat celb-i menafiden evlâdır) yani bir kötülüğün uzaklaştırılması, menfaat düşüncesinden evvel gelmelidir, şark hukuk anlayışı ile garp hukuk anlayışı burada birbirlerinden ayrılırlar. Batıda Roma hukukundan beri gelen ana prensip, maddeci ve kuvvete dayandığı için (Celbi menafi, defi mazarrattan evlâdır) İslâm anlayışına ters düşer. Mütercim.

V. İLK VAHİY’DEN HİCRET’E KADAR

Kur’an ilk vahiy’nin mahiyeti ve durumu hakkında bir şey beyan etmez. En sarihi bu konudaki rivayetlerdir. Hz. Muhammed ekseriya Hirâ dağındaki bir mağaraya kapanırdı. Mağaraya çekildiği bir günde kendisine ilk vahiy nazil oldu. Hadislerden öğrenildiğine göre, bazan bir çıngırak sesi işitir, bununla kendisine bir haber geleceği hissini duyardı. Bazan da bir titremeye tutulur ve kendisini harmaniyesi ile örterdi. Bu arada kendisine nur yüzlü bir genç görünür ve âyetleri ona okurdu. Hz. Muhammed onu görünce hemen Cebrail olduğunu anlardı. Şarkiyat âlimleri (les orientalistes) bunun bir sâr’a (epilepsie) hali olduğundan bahsederler. Yalnız bir sar’a hali vardır deyip işi kesdirip atmak ile bunu hal etmiş olmaya kalkışmak bir izah tarzı olamaz. Eğer Cebrail, açıkça Peygamber’e görünmemiş olsaydı, bu olaya konulan böyle bir teşhis üzerinde durmak bir mâna ifade ederdi. Bu kolay sureti hal, eğer böyle zahir görünüş olmazsa, hiç bir şey izah etmez. Muhakkak olan bir şey varsa o da, bir gün bir şeyler olmuşdur. Fakat ne? Bu olan şeyi ya peşin bir hüküm ile bir mucize olarak veyahut da ondan daha az peşin hükümlü olmayan akıl yoluyla bir açıklama kabul edilir. Rivayetimizde bildirdiğimiz gibi, Allah kelâmında bu olaydan bahis yokdur. Allah kelâmı hiç bir peşin hazırlığa lüzum görmeden doğrudan doğruya Peygamber’e hitap edilmişdir; buna rağmen bu hadisede muhakkak olarak peşinen ruhî bir hazırlığın olması lâzımdır. Fakat bizzat Kur’an’da sözü edilen bu ani ve doğrudan doğruya vakit tecelli halini dikkat nazarından uzak tutmak doğru olur mu?

Belki Hz. Muhammed evvelce üzerinde çok teemmül ettiği bu düşüncelerle dolu olduğu için apansız görünen bu olay kendisine yabancı gelmemiş olabilir. Gözüne görünen şey, kendi düşüncelerinin tekâmülünden dolayı veyahut içinde bulunan bir realite şuurunun ani bir cezbesine tutulmuş olabilir, şeklinde izah edilebilir. Yoksa bu kadar kuvvetle bunun bir tecelli olabileceğine inanmak mümkün mü? Biz buraya kadar hep bir hads’den söz ettik. Bunun yavaş yavaş olgunlaştığını ve sonra birden bire topyekün patlamış olacağını kabul etmek biraz müşküldür. Bu hadise vaki olacağı zaman Hz. Muhammed bunu biliyor ve seziyordu, O, herşeyin Allah’dan geldiğine inanmışdı. Halbuki eğer kendisine bu hitabın Allah, Cin veya şeytan tarafından yapıldığından şüphe etse bile bunun kendisinin dışında ceryan eden bir olay olduğundan emindi. Buna rağmen yine de Hz. Muhammed’in bu haleti ruhiyesinin altında başka şeyler aramaya kalkışmışlar, ona mahir bir kurnazlık vasfını yapışdırmak ile işin içinden kolaylıkla çıkmak istemişlerdir. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, bu da güvenilir bir beyanat olamaz. Psikologları tatmin etmeye ancak bir tek izah şekli kalıyor; bu da Peygamber’in bu halini (ilk fikir) cezbesine dayalı dinî anlayışının ikinci derecedeki sebeplere dayamak suretiyle bir izah peşinde koşarak tatmin olmak kaygusudur. Bilindiği üzere, (Gestalt-theorie) form psikolojisi nazariyesi; irade hiç bir vasıtaya dayanmadan ve birbiri ile hiç bir imtizaç zemini bulmadan bir diğer temele birden bire atlamak suretiyle meydana gelen bir idrak ve fikrin teşekkülü üzerine dikkati çekmek suretiyle vahiyi psikolojik bir olay olarak ve bunun ardından hemen bunu ilk görünüşte bu esas üzerinde psikolojik bir kıvrılma hali, bu kıvrımı da güya bu zeminin kendisi imiş gibi göstermek istemişlerdir. Böyle bir olayı ancak idrak seviyesinin ötesinde üstün bir şuurun mevcudiyeti halinde teşekkül etmesi icap eder. Bu durumu Eflatun’un Le Banquet (Ziyafet) eserinde görmek mümkündür. Burada ruh bir takım cismanî ve manevî güzelliklerin muhtelif katlardan geçerek evvelâ, gittikçe yükselir ve bir anda durur; Ruh o anda o hale gelir ki artık bireylenir. Bir mucize, bir tecelli ile karşı karşıya kalmış olur. Bu suretle meydana gelen (Güzel) fikri şüphesiz ki bundan evvelki oturduğu zemin doğrultusunda olacakdır. Eğer o istikametin aksinde teşekkül ediyorsa, bu takdirde daha evvelce hazırlanmış olan bir zeminin üstünde meyvesini vermiş demek değildir.

Şu cihet gözden uzak tutulmamalıdır ki, hadislerin ortaya koyduğuna göre, Hz. Muhammed’in bütün gördükleri ve işittikleri, tefekkür ve teemmül edip zihnini kurcalayan şeyler o gün yepyeni ve daha evvelce hiç duymadığı ve eski bildikleri ve gördükleri form’lar ile hiç bir irtibatı olmayan nâgihânî bir takım tezahürler idi. Belki bu yeni form, eski formlar hakkındaki düşündüğü mefhumların istikametinde idi ama, bütün bunlar kökten bambaşka bir mahiyet taşımakda idi.

Bir kelime ile Hz. Muhammed kâinatı birden bire bugüne kadar düşünemediği bambaşka bir açıdan görmüşdür. Bu görüş nazarî ve mücerret bir görüş de değildi. Bu tecelli O’na fizikî bir şok kadar yaşanmış bir olay halinde tesir etti. Psikologlar bu hadiseyi böyle görüyorlar. Öyle ise böyle kökden bir değişme halinin ilk sebebi nedir?

Bunun böyle bir izah ile hiç bir irtibatı olmayan ve böyle bir durum içinde böyle bir saat ve günü bulduktan ve bu meselenin bütün teferruatı üzerinde defalarca dolaşdıktan ve uzun uzun düşünüp bir suret-i hâl aradıktan sonra tekrar sual sormaya kalkışmakdan başka bir şey değildir. Binaenaleyh biz bu noktaya devamlı olarak bir izah bulunması karşısında kalmış oluyoruz. Mümin olanların bu olayda artık ilâhî bir müdahalenin mevcut olduğunu kabul etmeleri gerekiyor. Fakat bununla da yeni (Weltschaung) bir görüş ortaya atılmak istenmiş gibi oluyor. Bu keyfiyetin de iyice tespit edilmesi lâzımdır. Bununla beraber çok dikkatli olmak zaruridir. Ne var ki, bu yenilik bütünü ile Peygamberin şuurunda meydana gelen fevkalâde sıçrayışın akislerinden ibaret de değildir. Bunun böyle olduğu hakkında nazil olan vahiy, âyet, rivayetler ve şarkiyat âlimlerinin mütalaaları aşağı yukarı birbirleriyle mutabıktırlar.

R. Blacheer’e göre:

“Herşeyi yaratan Rab’bının ismi ile oku.
O, insanı (Alaka) uyuşmuş kandan yarattı.
Oku; Rab’bın en kerimidir.
O sana kalemle öğretti,
insanı bilmediği şeyleri tâlim etti.”

(S. 94, bu sure Peygamber’e Hıra, dağında nazil olmuşdur.)

Bu vahiy’in hedefi çok basit gibi görünüyor. Fakat Hz. Muhammed’in hayretini, bu âyetlerin mâna kudretini, şuurunun derinliklerinde yakalayabildiğim, düşünerek araşdıralım.

Dünyada ne büyük değişme! Bütün kâinatın yaratıcısı bir Allah’a bağlı ve bu dünyada bir muamma olan insan bir kan pıhtısından (alaka) meydana gelmiş, halkının lütfü ile ona öğrenmek bahşedilmişdir. Pascalvâri bir görüş!. Bu ifadeyi başka kelimeler ile beslemeye kalkdığımız takdirde bütün mana kudreti zayıflamış olur. Bir tarafdan Kaadir-i Mutlak varlık, diğer taraftan O olmayan herşey, hiç yok demek!.. Kendi kendine hiç bir şey olan insan!.. Bütün varlığını, hayatım ve ilmini Kerim ve her türlü iyiliği bahşeden tek bir Allah’a borçlu oluyor.

Bir çok âyetlerinde de görüleceği veçhile Kur’an’ın söyleniş tarzı, teması bir manada hep örtülüdür. Yaradılış (tekviin) ifadesi “Dünyanın ve göklerin yegâne hâliki, ne zaman ki bir şey irade eder; onun bir (Kün) ol demesi kâfidir ve o şey hemen olur.” (S. 2, 117).

Badı kelimesi, Halikın umumî anlamdaki manasıdır. Bu kelime, hiç görülmemiş yeni ve hayret verici bir şeyin meydana gelmesi fikrim anlatır. Kâinatın yaradılışı, mucizeler ve onu idare eden hikmetler ve onların ilâhi iyilikleri üzerine nazil olan âyetler o kadar çoktur ki onları burada sıralamaktan sarf-ı nazar ediyoruz.

İnsan teması, insan üzerine olanlar: İnsan kâniatın Merkezidir.

Gemileri yüzdüren denizi, beslenmek üzere taze et veren balıkları, dağlan güneşi, ay’ı, geceleri ve gündüzleri, dünyada ve göklerde her ne varsa hep insan için yarattı ve mihverine koydu. Bu ifadeler tümüyle on sekiz âyetde muhtelif yerlere dağılmış şekilde yirmi kerre ifade edilmişdir. Bir defasında (S. 69, 7) Ad kabilesinin kâfirlerine karşı söylenmişdir: “Allah yedi gün yedi gece onlara karşı korkunç bir rüzgârla onları mahvetti.”

Bize öyle geliyor ki, Allahın kâniatın yaratılışını ister insan oğluna hizmet, ister cezalandırmak yoluyla olsun, onu tecrübe etmek ve onu haberdar etmek suretiyle de faydalı hale getirmişdir. “Ne zaman ki, Allah insanı tecrübe eder; evvelâ ona bol bol verir ve onu iyiliklerine garkeder. İnsan o zaman “Allah’ım, bana ne kadar çok bahşettin. Fakat, ne zaman Allah ona ölçülü verir ve onu böyle de tecrübe eder, o zaman aman Allah’ım beni ihmal ettin.” der. (S. 89, 15, 16). “İnsanlar bu dünyada hem iyilikler hem kötülükler ile tecrübe edilirler” (S. 7, 168). Tekviin, yaratılışdan alman bilgiye göre, Kur’an bu hali herzaman hatırlatır: “Görmüyor musunuz?”. Bu ezici sual çok kerre tekrar edilir. Âyet kelimesinin de ayrıca bir işaret ye bir manası vardır; dünyada her şey bir alamet ve işarettir. Hülâsa, İman bütün bu işaretler, alametler ve semboller üzerinde ceryan eder. MÜMİN BU DEĞİŞİKLİĞİN VE ÇOCUKLUĞUN NE MANAYA GELDİĞİNİ BİLEN BİR KİŞİDİR. KÂFİR İSE ONLARDA (ALÂMET VE İŞARET) HATA VE YALANDAN BAŞKA BİR ŞEY GÖRMEYENDİR.

Kâfir dünyadaki bütün eşyanın değerinde esaslı olarak hayrete düşer, onları kendi menfaati için kendi çıkarı istikametinde kullanacağına inanır. Her şeyi insanın ihtiyacı için emrine amade kılan Allah, bu ahvalde ikinci plana çekilir ve kâfir ile alay eder. Muvakkat bir zaman için sui istimal etsin diye onu muvaffak kılar, hak etmediği değerleri alt üst eden nankör, sonunda hem bu dünyada ve hem de öbür dünyada daha büyük cezalara maruz kalır.

Kur’an’da, insan hakkındaki ifadeler başka bir mânada alınmışdır. Mütevazî, fizikî menşeini göstermek için (Embriologie) onun ana rahmindeki rüşeym halinden bahseden ifadeler mevcuttur. Bu tasvirler ile muhakkak olarak insanın nasıl yaratıldığı mucizesini en müessir bir şekilde tanımak mümkün olmakdadır.

Bu teemmül, bir nevi bedahat (A fortiori) yolu ile yeniden kati bir doğuşa götürür.

“Ben sizi Allah’dan başkasından yardım beklediklerinizi tanımakdan men etmek emrini aldım. Allah’dan bana hidayet geldiği zaman, bana Hâlikime teslim olmam emredildi.” O sizi tozdan sonra bir damla sperm ve sonra da bir mikdar (Alaka) kan pıhtısından yarattı. O sizi ana rahminden çıkardı, sonra genç yaşına getirdi ve ihtiyar oldunuz. Bazıları aranızdan ihtiyar hale gelmeden sizden ayrıldılar. Böylece herhalde ecel, malûm bir zamana ulaşmanız istenmişdir. O bunları anlayasınız diye yapdı.” (S. 40, 66, 68). Ölümü de veren, yaşamı da veren Allah’dır. “Biz insanı çamurdan yarattık. Sonra bir damla sperm halinde emin bir yere koyduk, sorıra bir damla meniyi kan pıhtısı haline getirdik, bu kan pıhtısı bir parça et oldu. Bu kan pıhtısından kemik yaptık ve sonra bu kemiklere et giydirdik ve böylece dünyaya başka bir mahlûk getirmiş olduk (Bundan evvelki âyetlerde bahsedilen hayatın muhtelif safhalarına yapılan atıflar.) Allah âli ve mübârekdir ve yaratıcıların en güzelidir.” (S. 23, 12, 14.) “Belki bu kemikleri tekrar birleşdireceğimize inanmıyorsunuz? Biz onları parmak ucu ile tekrar birleşdirmeye kadiriz. İnsanın böyle başı boş bırakılacağını mı zannediyorsun? O insan rahime dökülen bir damla meniden meydana gelmedi mi? O sonra bir kan pıhtısı oldu, sonra ondan ona hayat bahşettik. Bu noktadan hareket ederek erkek ve dişiyi halkettik. Bütün bunları yaratan böyle bir Allah ölüleri diriltmeye kadir olamaz mı?” (S. 75, 36, 40.) “Ey insanlar, eğer tekrar dirilmeyeceğinizden şüphe ediyorsanız, toprakdan sizi yaratan biziz.” (S. 22, 5.) Bu konuda mikdarı kâfi âyet mevcuttur. İnsanın bu durumu ile önemi, Kur’an-ı Kerimdeki mânasında bütün açıklığı ile tespit edilmişdir. Ölümden sonra tekrar hayat olacağı bir doğma halinde insanın kafasına yerleşdirmişdir. Bu sebeple Cennet’in ve Cehennemin tasvirleri (L’ eschatologie) (15) büyük ehemmiyet arzetmişdir. Bir taraftan dünyadaki yaşanmış hayata eş ideal tasvirler ki, münbit vahalar şüphesiz arapların hasret kaldığı şeydir. Özellikle Allah’ın herşeyi varetmeye ve yeniden yaratmaya kaadir olacağına ve Allah olmadan hiç birinin mevcut olmayacağı işaretlenmek istenmişdir. Nasıl ki, dünyada yağmur yüklü bulutlar onun yaratıcı ve iyilik kudretinin açık delilidir (S. 2, 164). “Allah’ın gökden indirdiği yağmur ile ölü toprağa nasıl hayat veriyor.” Bununla beraber Allah’dan başka bir şeyi kendilerine mabut yapan kâfirlere karşı ne kadar menfi ve mahvedici tabloyu da tasvir ederek önlerine sermişdir: “Cehennem ehli, Cennetdekilerine şöyle seslenecekler: Ne olur üzerimize yanmamamız için bir az su serpin ve ölmememiz için size ihsan ettiği rızıkdan bize de verin. Cennetdekiler onlara: “Kâfirlere Allah her ikisini de men etti” (S. 7, 50).”

Allah burada kendisini ölümden uzak, ebedî, herşeye hayat veren ve canlı bir varlıkmış gibi ihtar etmiş olmasıyla, bununla irtibatlı diğer bir takım düşünceler üzerinde de tefekküre yer vermiş oluyor. Müminlere Cennet’de zevk ve sefalar mükâfat olarak vaadedilmiş, Allah’ın emirlerine karşı gelenler de korkunç cezalar ve azap ile tehdit edilmişdir. Şüphe yok ki, İslâmlığa karşı mukavemet gitdikçe yayılmakda ve kuvvetlenmekde olduğundan kâfirler ile mücadele etmek artık zarurî hale geliyordu. Bu sebeple kâfirlerin karşılaşacağı korkunç akıbet bu şekilde ifadesini bulmuşdur. Binaenaleyh bu (hads) sezgi hadiselerin tesiri altında, zaman ile güya canlı bir varlık imiş gibi var oluşuna inanılmışdır. îşte bu metafizik inanış bu konuda polemiği tahrik etmeye sebep olmuşdur. Bununla beraber, bütün hareketlerinin doğruluğunu ispatlayarak vahiy’nin nuru Hz. Muhammed’in imanında mevcuttur. Daha evvelce de gördüğümüz ve Hz. Muhammed’in de daha fazlasını bildiği gibi, kendisinden evvel gelmiş olan bütün peygamberler ve enbiyalar bir türlü anlaşılamamış, bu sebeple de az veya çok kötü muamelelere mâruz kalmışlardır.

Mekke’de peygamber’in vaizlerine karşı gösteriş ve direniş çok şiddetli oldu. İsteklerin ve menfaatlarin kanun olduğu bu ticaret şehrinde beşerî münasebetlerin âlicenap bir Allah’ın emri ile düzenlenmiş olmasının bir türlü kabul edilemeyeceği meydanda idi. Allah bu emirler ile müminlerinden yoksulların menfaatlerinde şefkat ve merhamet (sâlihat) göstermelerini istemekde idi. Belki başlangıçlarda Hz. Muhammed mütevazi şartlar içinde sürdürdüğü yorucu hayatı şehrin zenginleri arasında beraberce geçirdiği için böyle söylemek mecburiyetinde kaldığının zannına ve zehabına kapıldılar ve reddettiler. Fakat, hemen akabinde bu hareketin doğru olmadığını da anladılar.

İhtilaf Mekke’nin mukaddes yerleri meselesi üzerinde gittikçe kutuplaşmaya başladı. Evvelâ Mekke’deki Kabe, sonraları civardaki üç ilâha ait Uzzâ ve Manât’daki mabetler ile ayrıca Tâif’deki Allât da dahil, bu çatışmalar yayıldı. Dinlerin direnmesi ve bilhassa muhtelif çeşitli kabilelere mensup arapların bir çoğu hac sırasında Kabe’ye koşuşurlardı. Bu sebeple Kabe bu ticarî hareketden büyük kazançlar elde ettiği için kendi ve çevresine temin edilmiş olan bu yararlardan bir türlü vazgeçemiyordu. Binaenaleyh kendi eski dinlerini savunmaları, Mekke’nin çıkarlarını savunmaları demek oluyordu. Hz. Muhammed bunlara verdiği bütün cevaplarda daima kendisinde mevcut inanışın nuruna uygun bir şekilde hareket etmekde idi. Fakat bunun da gene şahsî bir oyun olacağını ortaya atanlar da vardı. Şeytânı olarak isimlendirilen âyetlerde, bunu açıkça görürüz. Kur’an’da bu olayın izlerine rastlanır. Okuyalım: “Senden evvel vaazlarında Allah’ın emirlerini bildirdiği zaman şeytanın karışmadığı hiç bir peygamber ve hiç bir nebi göndermedik.” (Hac suresi 22, 52) Suyûti’nin tefsirinde: “Peygamber Kureyş kabilesinin bir toplantısında bu âyeti okumuşdu.” Bu surelerden sonra “Al-lât, Uzza ve Manât ve diğer mabutlar hakkında ne düşünüyorsunuz?”. Bu arada Hz. Muhammed kendisi de farkında olmadan şeytan diline musallat olur ve: “Onlar en ulvî güzelliklerdir, onların şefaatına muhtacız” der. Bu sözler üzerine dinleyiciler çok memnun oldular. Bu arada Cebrail hemen şeytanın kendisinin diline musallat olduğunu ve bu sebeple onlara böyle söylediğini bildirdi. Bunun üzerine Hz. Muhammed çok kederlendi ve Allah, Hz. Muhammed’i teskin etmek üzere bu âyetleri gönderdi. Şüphesiz bu tefsirler tamamen inanç ile doludur. Fakat, bu arada başka bir hakikati da ortaya atmaktadır. Hz. Muhammed bu türlü konuşmakla kendini dinleyenleri teskin etmek istemiş olabildi. Müslüman tefsirciler ve şarkiyatçılar bu noktâ-ı nazarı ileri sürmüşlerdir. Belki buna muvaffak olamadı ve belki de kendisine karşı gelmemeleri için onlara böyle bir tâvizde bulundu. Her ne olursa olsun, şeytan’a ait bu âyetlerin hepsi yok edilmişdir. Belki böyle bir tutum Hz. Muhammed’in politikası olabilir. Acaba Peygamberlik inancını isteyerek bir kenara mı itti yoksa unutmak mı istedi? Hz. Muhammed’in ruhî selâbetini bildiğimiz için buna pek ihtimal vermiyoruz. Hatta bu tarz, Hz. Muhammed gibi bir şahsa pek de yakışır bir tutum değildir. O halde gene şeytanın ona bir muzipliği nazariyesine mi döneceğiz. Fakat, buna da pek lüzum yok. Zira, Kur’an’ın âyetleri daima mantıkî bir silsile etrafında tekemmül etmediğine göre, bu konu ile alâkalı âyetler kendi ibaresi içine yerleşdirilmiş olarak mütalâa edilirse daha isabetli hareket edilmiş olur. Takip edersek şunu okuruz: “Yoksa kızlar Allah’ın da, oğlan çocukları sizin mi imiş.” Bu üç mabut da güya Allah’ın kızları imiş gibi de o sıfat ile mi sizlere şefaatda bulunacaklar?”. Bu ihtarları başka surelerde de görmekteyiz. (S. 52, 39.) Bu sureler erkek hakimiyetine ve mirasın erkeklere geçeceğine inanan erkekler üzerinde büyük tesir icra eden sûrelerdir. Bu üç ilâhın isimlerinden sonra âyetlerde bu ilâhlara Allah ismi verilmemiş olup (Gharâniq-cem’i Ghurnûq) denilmişdir ki, çok güzel bir şahsı, bir erkeği veya bir kadını kastettiğini ifade eder. Böyle bir ahvalde mantıkî olan cins hangisidir? Çok basittir: l – Mekke’lilerin bunun hakkında ne düşündüklerini sormak ve onların çok güzel bir Allah’ın kızları olduklarını zannetmeleri ve ondan bütün kalpleri ile şefaat dilemeleridir. 2-Onlar neden erkek evlâda kıymet vermiyorlar da sadece Allah’ın kız çocukları olacağına inanıyorlar? Bu güzel kızlar Allah’ın kızları değildirler. Bunda şeytanî bir hal mevzuu-bahs değildir. O halde burada ne geçmişdir? Bunu anlamak kolaydır. Zira, Mekke’liler bu âyetlerden kendi mabutlarının (Polytheiste – çok ilâhlı) dinlerinin yararına bazı kurnazlıklar, bazı çıkarlar bulmuşlardır.

İlk defa Müslümanlığa girenler, kâfirler tarafından kendi lehlerine çevrilerek anlamı değiştirilen bu âyetlerden endişeye düşmüş ve korkmuşlardır. Hz. Muhammed o zaman bu sebeple, ileride onları daha açık ve kafi bir şekilde mahkûm edebilmek için iki manaya gelebilecek beyanda bulunmaya mecbur olmuşdur. Binaenaleyh sonraları şeytanın tasallutu ile tâbir edilen bu âyetler, yalnız iptal edilmekle kalmadı, üstelik şeytanın iğvası, iğfali olduğu için ortadan da yok edildi. Ne var ki Hz. Muhammed’in bizzat kendisinin teşebbüsü gibi gördüğümüz bu âyetler rakiplerine bir tâviz vermek ve bu suretle onları kazanmak için değildir; o âyetleri (Şeytanî) tamamiyle ortadan kaldırmak için yapılmışdır. Hz. Muhammed bu suretle politik bir adam sıfatıyla kendi taraftarlarım huzura kavuşdurmak ve düşmanlarım da sindirmek için bu yola tevessül etmişdir. Fakat bütün bunlarla beraber, temel inancı hiç bir zaman en ufak bir sarsıntıya uğramadı. O herzaman olduğu gibi manevî vazifesi gereğince hareket ediyordu. Hz. Muhammed durumu ıslâh için ayni zamanda mücadelesine de ara vermedi. İşte bu arada Habeşistan’a 615 yılında bir Müslüman göçü vaki oldu. Bu, yeni Müslüman olanlar tarafından Mekke’de yaratılan bir takım müşkilâtın meydana gelmiş olduğuna delil olabilir. Olayın belki de başka manası olması da mümkündür. Zira bunun hakkında bir çok faraziyeler ortaya atılrnşdır. Hz. Muhammed’in belki mevcut şartlar icabı pek anlaşılamayan bir hareket planı olmuş olması da mümkündür. Biz burada şu ciheti göz önünde tutmanız gerekir. Müslümanların bundan sonra artık dünyada bir mevkii olduğu ve bu sebeple de Müslüman olmayanlar ile dış münasebetler kurulması lüzumu ve bundan başka da kendi adamları arasında da bir ahenk kurulması zaruretinin meydana çıkmış olmasıdır. Buna paralel olarak politik entrikalar başlayınca haliyle polemik de doğar. Bu olaydan sonro Peygamber’in mabutlar hakkındaki âyetlerden pişmanlık duyması, tebliğlerinin doğruluğu üzerinde şüpheler yaratmaya mükemmel bir vesile teşkil etmişdir. Kur’an’da bu durumda suçlu görülen hareketi haklı gösterecek bir beyana rastlanır “biz herzaman bir âyeti diğer bir âyet ile yenileriz; Allah neyi ne zaman vahiy ile bildirebileceğini daha iyi bilr. O’na kâfirler sen bir yalancısın derler.” (S. 16, 101).

Kanaat odur ki, Hz. Muhammed’in hakikati söyleyememiş olması kâfirlerin hücumlarını tahrik ediyordu. Bazıları, Hz. Muhammed bunları birisinden duymuşdur, onun kim olduğunu açıklasın (S. 16, 103) yahut bize eski hikâyeler anlatıyor (S. 25, 5), diğerleri de mutlak bir cin tarafından idare ediliyor (S. 44, 14) veyahut ruhlardan ilham alan bir şairdir (S. 21, 5; 36, 37; 52, 30; 69, 41.) veya bir falcı veya bir kâhin (S. 52, 29; 69, 42.) dir diyorlardı, ilhamının sağlamlığının yarattığı ruhî bedahatin ışığı altında olan Hz. Muhammed bu türlü ithamların boş yere olduğunu biliyordu. O güne kadar arapça konuşan bir peygamber’e rastlamayan bir millete hitap edilmek üzere açık bir arapça olarak nazil olan, Allah Kelâmı olduğu için asla taklit edilemez olan Kur’an’ın gelişi, hususiyeti dolayısıyla ondan bir takım kat’î hüküm ve hakikatların elde edileceği bedihidir. Bizzat Kur’an, münevver araplara (o devrin belagat sahibi şairlerine) Kur’an metninin bir eşini meydana getirmelerinin imkânsız olduğu da hatırlatılmışdır. (S. 2, 23; 10, 38.) İşte Kur’an’ın taklit edilmez bir mucize olduğunun doktrini bu âyetlerle perçinlenmişdir. (L’gâz al-Kur’an) (16).
(15) Öldükten sonraki hayat hakkında bilgi veren ilim.
(16) Beliğ, veciz birçok manâyı kapsamına almış muammalı bir ifade tarzıdır.

VI. HİCRET VE MEDİNE TECRÜBESİ

Tamamiyle tarihî bir mahiyet arzeden ilk Müslümanların istikbaldeki Medine’ye göç etmeleri üzerinde durmak istemiyoruz. Düşman olan Mekke, Peygamber’in vaazlarını rahatlıkla yapabilecek bir imkân bahşeden yer değildi. Peygamber’in burada mâruz kaldığı zorluklar haliyle onu başka bir yer aramaya sevketmişdi. Bir Hac münasebetiyle, Medine’liler ile yapmış olduğu temaslardan oradaki kabilelerin birbirleriyle rekabetde oldukları ve vaziyetin daima gergin olduğunu öğrendi. Bu durum onu doğduğu şehri terketmeye mecbur ediyordu. Bundan başka bu arada karısı Hatice ve amcası Ebu Talip de ölmüşlerdi. Hz. Muhammed iki büyük desteğim, bunların ölümü ile kaybetmişdi. Fakat her ne sebeple olursa olsun Hicret bundan daha başka sebeplere dayanmakdadıı. Peygamber kısmen, tek Allah’a Resulluk vazifesi inancının nuru tesiriyle buna harekete teşebbüs etmişdir. Bu tarihten itibaren bütün hareket ve tavırları, en ağırlarından en hususilerine kadar hayatının bütün hadiseleri, hep bu Nur’un etkisi altında şekillenmiş olarak görülür. Hiç bir şey bize hadisenin vukuunun hemen peşinden o hadisenin oluşunu daha da kuvvetlendirmek ve ona bir fevkalâdelik vermek için vaki olmuşdur diye, kabul etmemize müsaade etmez. Emrivakilerle de olsa, hadiselerin mâkul mânalarının o hadiselere kuvvet vermek ve onları yükseltmek için olduğunu kabul etmeye hiç bir imkân yoktur. Çok muhtemeldir ki, Hz. Muhammed bu hadiseleri ayni zamanda iki zemin üzerinde yaşamışdır. Birisi, onların el ile tutulur gerçekliliği, diğeri de, onların mânası.

Filhakika bunun için Kur’an hakkında ne düşünülür. Kur’an bu konuda Peygamber’in hareket ve takındığı tavırları (Post eventum-olayın vukuundan sonra) yükselten ve onları haklı çıkaran bir memorial olduğu manzarasını da göstermez. Hz. Muhammed’in, tebliğleri ile irtibatlı âyetlerde olayların tazyikini bütün kuvvetiyle nasıl tesir ettiğini açıkça görürüz. Kur’an kategorik ve sarihtir. Hicret İslâmî bir hadisedir, yani Allah’a teslim olmak ve ona iman etmekdir. Muhacir, hicret eden ve hakikî Müslümanın bir prototip örneğidir.

Yani her şeyi Allah yolunda sarfetmek üzere kendini terketmiş demekdir. Muhacir mukaddes mücadele için döğüşen adam, mücahit gibi kabul edilmişdir. İşte Hz. Muhammed böyle bir gurup mümin ile Medine’de ve onların kendi topraklarında huzur ve nizamı tesis etmeyi düşünmüşdü. Bu sebeple göç edenlerle bir kardeşlik tesis etti. Veraset’i tanzim eden kanunlar, akrabalığın esaslarına da uymalı idi. Ayni zamanda her muhacir bir Medineli ile de kardeşlik tesis etmiş oldu. Bu müessese ile muhacirler Medine’li müminlerin yardımlarından istifade imkânım buldular, bu sebeple bunlara Ensar ismi verildi. “İnananlar ve hicret edenler ve bütün varlıkları ile, şahısları ile Allah yolunda savaşanlar ve Peygamber’e hüsnü kabul gösterenler ve ona yardım elini uzatanlar birbirleriyle ortak olmuşlar, demekdir. (Tefsirciler bunun alınan ganimetin ve veraset taksiminin kasdedildiğine işaret ederler) inanıp da hicret etmeyenler; hicret edinceye kadar bunlardan hissedar olamayacaklardır. İnanıp da hicret edenler ve savaşanlar (Cihad) ve onlara misafirperverlik gösterenler ve yardım edenler, işte bunlar hakiki mânada Müslümandırlar.” (S. 8, 72, 74.) Daha uzaklara gitmeden dikkat nazarından uzak tutmamamız gereken bir husus varsa o da, esasında dinî olan bu beşerî münasebetlerin tanzimi Hicretin altıncı yılına, Bedir gazvesine kadar devam etti. (S. 8, 75) surenin sonralarındaki âyetlerde de görüleceği veçhile “iman, hicret ve cihad” in da kan yolu ile vaki veraset gibi mütalaa edilmekde olduğunu görürüz. (Suyutî). Nihayet ayni surenin 72 ve 74 üncü âyetlerine göre ve Medine’nin ilk devirlerinde bu âyetlere göre tanzim edilen mevzuat, anlatıldığına göre, sonraları tamamiyle ortadan kaldırılmışdır.

Kan hısımı olanlar mirasda kanun gereğince müminler ve muhacirlerden daha önce gelirler (S. 33, 6). Bununla ümmetin sırf dinî mahiyette olan kuruluşu sonraları terkedilmiş oluyor. Belki de Hz. Muhammed örf ve âdetlerin tazyiki ile bundan vaz geçmiş olabilir. Fakat bunda da acele hüküm vermiş olmaz mıyız? Akrabalık yoluyla veraset yoluna avdet edilmiş olmasını, yalnızca müesses örf ve âdeti muhafaza etmek için olduğunu bağlayamayız. Miras hukuku örflerinin kökünden değişikliğe uğraması kadınların ve kadın yoluyla doğan hukuku da teminat altına almışdır. Bundan böyle nikâh hukukunda köklü bir reform yapılmış oluyor.

Mihr (17) -dot-, boşanma, herşeyi emri altına alan büyük adalet anlayışı, Hz. Muhammedi bu tatbikatdan toplumun zoru ile vaz geçmiş olacağını düşünmek imkânını vermez. Bu değişmenin izahı basittir: Gerçek manasıyla Hicret gönülden inananların devridir. Bu sebeple böyle bir tefrikle lüzum görülmüşdür. Müminler kâfirler ile hatta o kadar ki, muhacirlerin hicret etmeyen müminler ile bile münasebetlerini kesmeleri lâzım geliyordu. Bu hal, imanln tecrübeye tâbi tutulamayacağının bir delili idi. Fakat sonraları, Hicretin manevî manası idrak edilince ve ne zaman ki müminler artık başka alâmetlerle tefrik edilmeye başlanınca kan akrabalığı kendi haklarına kavuşdu. Fakat bu anlamın genişletilmesi mutlak manada olmayıp ancak akrabaların da mümin olmaları kaydı muhafaza edilmiş oldu. Bununla beraber, bu konuda bile Hz. Muhammed’in takdire şayan ne kadar gayret sarfettiğini görmemezlikden gelmek mümkün değildir.

Hz. Muhammed Medine civarına ve sonraları da bütün Arabistan’a yayılacak bir politikanın sahibi idi. Kur’an Hz. Muhammed’in bu faaliyetlerinden söz eder. Fakat Allah, sarahaten Resulünün böyle bir politika takip etmesi hakkında bir açıklama yapmamışdır. Bilakis, Kâinatın sahibi bu anda Resulüne, vazifesinin ancak Allah’ın kendisine vahiy ettiği şeyleri vaaz etmekden ibaret olduğunu beyan ile ona yeni bir değer vermişdir. Fakat Hz. Muhammed bundan sonra hiç şüphesiz Allah’ın ilhamı tesiriyle Kur’andaki âyetlerden ayrı olarak sırf kendi ifadesi olan Hadisler ile bütün emir ve kumandayı eline almışdır. Bu hadisler de muhakkak olarak Allah’ın müsaadesi ile tıpkı âyetler gibi mecbur edici kuvvet ve kudreti haizdirler. “Söyle: Allah ve O’nun Resulüne itaat ediniz.” (S. 3, 32, 132; 92.) İnsanlara verilen bu rütbe bazan Hz. Muhammed’i de aşmaktadır: “Müminler Resule ve aranızda iktidarı elinde tutanlara itaat ediniz.” (S. 4, 59.) Böylece Allah’ın, fani ve değişken bir mahluk olan insana, kendi emir ve kumanda selâhiyetini devretmiş olması ona karşı duyduğu iyilik ve âlicenaplığın bir delilidir.

Beşerî bir rol ifa etmesine göre, bu durumu da göz önünde tutulacak olursa, Peygamber’in ilk devirlerde aldığı vahiy’e temas edelim. Bu husus Bakara sûresinde veciz bir şekilde açıklanmışdır. Sûrede (S. 2, 30, 34.) Allah Melekler’e Âdem’i kendinin yer yüzünde halifesi olarak tayin edeceğini bildirdi. Bütün kelimeleri ona öğretti ve ona bütün bu öğrettiklerinin derin mânalarında hataya düşmemesini istedi. Neticede Meleklere, Âdem’e secde etmelerini emretti. Şüphesiz Allah’a mutlak itaat-de olan Melekler hiç itiraz etmeden kusursuz bir şekilde emri ifa ettiler, îşte Hz. Muhammed’in bütün ilhamının temeli bu Allah, tek Allah’dır.

Meleklerin secde ettiği insan herşeye çabuk kızar, herşeyi kendine derd edinen ve herşeyden kolayca zarar gören âciz bir mahlûk olup alelade bir köpükden meydana gelmişdir. Allah böylece, insana, Meleklere nazaran bir üstünlük bahşetmişdir. (18).

Bu ifadede yalnız Allah’ın bildiği bir sır mevcuttur. Fakat, bize öyle geliyor ki, bu sırrın nurundan onun Resulü de nurlanmışdır. Bununla beraber, Hz. Muhammed gittikçe yalnız müminler için emir ve vahiy alan bir peygamber olmakdan başka, kendisine sual sorulan ve bazı hususlarda fikir veren ve idare eden haline gelmişdir. Bu vazifesini ifa ederken de Kur’an’ın bir âyetinde bir ibadet kadar değerli olduğunu öğerek bildirilen şûra’ya danışmayı hiç bir zaman ihmal etmemiş olup her türlü ahengi ve sulhu daima danışma tedbiri ile bulmaya çalışmışdır. (S. 42, 38). Resul’ün sözleri ve hareketleri ölümünden sonra hadis şeklinde olacakdır. Bu söz ve hareketler vahiy’in bir nevi tamamlayıcısı ve Kur’an’ın anlaşılması müşkül olan öz yerlerim her tarafta açıklanmasına ve bilhassa ekseriya olageldiği gibi, teferruat tatbikatının mevzuubahs olduğu zaman faydalı olmuşlardır.

Hz. Muhammed Medine’de metîn, mahir, zeki ve hatırı sayılır bir şef olarak görüldü, oraya bir hakem gibi geldi ve derhal oranın hâkimi oldu. Oradaki teşebbüslerinin hikâyesini ve bilhassa harplerini bir tarafa bırakalım. Fakat herhalde O, kendini herzaman zafere ulaşdıran Allah tarafından sevk ve idare edilmiş olduğuna inanıyordu. Mağlubiyetleri buna bir delildir. Sabırlı olmak ve nefse itimad lâzımdır, îman edenler en sonunda mutlak zafere kavuşurlar. Fakat, bilhassa bu devirde kabilelerde Peygamber’in vaazlarını dinleyenler içinde kendilerine itimad edilmeyen insanlar da mevcuttu. Zira onların imanları sallanmakda idi. O gibiler, işler iyi gittiği zaman inanıyorlar; fakat ufak bir engel gördükleri zamanda imanlarını kaybettiklerinden ortadan kayboluyorlar veyahut ihanet ediyorlardı. Bunlara tâbir olarak Münafikûn derler ki, buna ipokrit de diyebiliriz. Bu tâbir Fransızca’da içlerinde gerçek inançlarını saklayan ve inanmadıkları şeyi inanmış gibi meydana koyanlar manasınadır. Fakat Kur’an’daki anlam böyle değildir. Münafık çok daha kötüdür. Münafık daima şüphe eden bir kararsızdır. O, bu hali ile mümin ile kâfir arasında kalan bir insan örneğidir. Fakat, Münafikun evvelâ bir politik gurup idi ve Hz. Muhammed onları gayet yakından tanımışdı. Kur’an’da bahsedilen münafikler aslında sırf Medine ahalisi için söylenmiş olmasına rağmen, gerçek bir insana veya umumî bir tip olarak herkes hakkında da söylenebilir. (S. 9, 101; 33, 60.) Bu surelerdeki âyetlerde, münafık (Mudhadhabîn) olarak tasvir edilir (ortada kalan) yani onlar ne bir tarafa, ne de diğer tarafa gitmezler. Bu kararsızlık sebebiledir ki, şaşkına dönmüşlerdir: “Allah seni şaşırtınca sen yolunu bulamazsın.”

Maalesef bu nokta üzerinde fazla durmak imkânı mevcut olmadığından şimdilik bunu bırakalım ve Tek Allah’a bağlı olma temel inancına dayanarak hareket edelim. İnsanı Tek Allah inancına sürükleyen bu temel inanç şu neticeyi meydana getirir: İnsandan Allah’a giden yol (Sırat el müstakim) doğru yoldur; eğer bu yoldan saparsa insan hataya, dalalete (iğvaya) düşer. Mütereddit insana gelince, o doğru yolun etrafında bir rakkas gibi sallanır ve hiç bir zaman sabit bir noktada duramaz. Kur’an kararsızlara kararlı olmanın değerini (Yakîni) ve Allah’ın emrinde karar kılmış kimselerin metaneti ve sebatları hakkındaki bilgileri bu gibilerin önüne sermişdir. Bu âyetler sarihdirler, bazıları da (müteşabih) başka başka mânalarda yorumlanabilir. Acaba böyle bir şüpheye bu türlü âyetlerin birbirlerinden tefrik edilmesinde esas mü-nafik anlamının geniş olan mânası mı sebep plmuşdur? Bu gibilerin Kur’an’da böyle başka başka mânalara gelen (müteşabih) kelimelere bağlanması endişe doğurur. Bu âyetlerde doğru yoldan hakikata gitmek varken, muhtelif mânalara gelen bu kelime ve anlamlardan şüpheye düşmekle, hakikata götüren doğru yoldan ayrılarak kendi anladıkları yola yönelirler. “Bu kitabı sana gökden indiren O’dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir, şüpheye meydan vermez, onlar Kur’an’ın anasıdır, bazıları (müteşabih) şüpheyi doğurucudur. Kalplerinde hak yolundan uzaklaşma şüphe ve ayrılma his ve niyeti olanlar bu âyetleri tevil ederek, kendilerine göre yorumlayarak mânalandırırlar. Bunların yorumunu ancak Allah bilir. Halbuki, bu ilimde vukuf sahibi olanlar: “Biz Kur’an’a iman ettik. Muhkem ve sarih olanlar ve başka manalara da gelen müteşabih âyetler de hep Allah’dandır.” (S. 3, 5.)

Allah esasen uzun zamandır kendisini, ilhamı ile şereflendirdiği Hz. Muhammed’e bu sırları bildirmiş olmasını kabul etmek herhalde en geçerli yoldur. Hz. Muhammed’in Medine’de mâruz kaldığı manialar arasında Yahudilerin direnmesini ön sıraya koymak lâzımdır. Yahudilerin bu hareketlerinin dayandığı sebep de menfaatlarının konusu olduğu malûmdur. Onların dinî inançlarının da bu hareketlerinde müessir bir rol oynadığını öğrenmek de faydalı olur. Kur’an’da bu hususda şayanı dikkat beyanlar vardır. Yahudiler, kendi kitaplarını korumak istedikleri ithamı altında bırakılmışlardır. Sonraları, bilhassa Hz. Muhammed’in zuhurunu bildiren beyanları ortadan kaldırdıkları bahanesiyle tahrif ettikleri iddia edildi. Bu hal bundan sonraki çatışmaların büyümesine sebep oldu. Âlim, cahil, İsrailîn hakikî evlâtları veyahut din değişdirmiş araplar, bâtıl ve uydurmaları ve Râbinlik hikâyelerini Tevrat’a sokmaya hemen hazırdırlar. Bu sebeple Medine Yahudileri istiklâllerinin muhafazasının hararetli delilini göstermek istemişlerdir. Bütün dünya’ya dağılmış olan Yahudi kardeşlerinin kendilerine, temessül edilmek üzere tatbik edilen muamelelere nasıl karşı koymuşlarsa, Medine Yahudileri de Peygamberi böyle şiddetle red ediyorlardı. Kur’an bunların bir kenarda kalma arzularını kasdederek “Onlar Müslümanlardan ayrı bulundukları zaman kendi aralarında şöyle diyorlardı: Onlar Allah’ın size açıkladığı hakikati neye onlara anlatmıyorsunuz.” (S. 2, 76) (19) “Söyle: Eğer son mekânınız, diğer insanların dışında, Allah’ın yanında olacaksa ve eğer hakikata inanıyorsanız, ölümü isteyiniz.” Bu dinî (İstis-nailik) (20) Hz. Muhammed’in hareketlerine ne kadar karşı geliyorsa, onu o kadar da derinden rencide ediyordu. Peygamber,” Yahudilerin Tek Allah’ın emrine giren kimselerin topluluğuna girmeyi red ettiklerini görüyordu. Bu, temel imanının ışığı altında bulunan Hz. Muhammed’in indinde izahı mümkün olmayan bir kusurdu. Böylece açıkça görülüyor ki, kendisine Kur’an’dan gelen Nur, Hristiyanlardan hatta inançları (doğma) îslâmın Tek Allah anlayışına nazaran daha da katılaşmış olmasına rağmen Nasturîlerden daha fazla Yahudilere sert geliyordu.

Hz. Muhammed’in vazifesinin sonlarına doğru, Kur’an bu fikirlere tekrar gelecekdir. Müminlerin en büyük düşmanı Yahudiler ve putperestlerdir. Müslümanlara en samimî ve yakın olanlar da Hıristiyanlardır. Zira, onların kendisini büyük görmeyen rahipleri ve din adamları vardır. (S. 5, 28) Burada dikkatle göreceğimiz ana nokta Allah’ın huzurunda herhâlükârda mütevazi olmakdır. Bilakis Yahudiler bütün tanınmış kâfirler gibi gururlanmaktadırlar. (S. 2, 87.) Onlara ne zaman ki, yeni bir vahiy geldiği söylense hemen buna karşı çıkmışlardır. Bu sebeple isa’nın da böyle bir vazife ile geldiğini kabul etmemişlerdir. Fakat, Yahudiler hakkındaki bu sert hükümler Hz. Muhammed’in onlar karşısındaki tutumunu izaha kâfi gelecek midir?

Ancak, Kur’an’ın Tevrat hakkındaki beyan edilen hususlarla Yahudiler alay ediyorlardı. Hz. Muhammed’in vahiylerini kendi kanunları olan Thoraları namı hesabına değerden düşürmek ve onu her vesile ile mahkûm etmek fırsatını aramaları, Hz. Muhammed’in bu sert tutumuna sebep olduğunu da ayrıca belirtmek lâzım gelir. Bu hâl bizzat Müslümanlık, cemaatın birliği ve otoritesi için bir tehlike teşkil ediyordu. Kur’an’da bu hususta temas eden bir çok beyanlar vardır. Bütün bunların gayesi Yahudiler’in Allah’dan almış oldukları vahiylerin sırf kendi inhisarlarında olmadığı, ayrıca bu kanunların (Thora) mahiyetini Allah’ın onlardan daha iyi bir şekilde bilmiş olmasını belirtmekdir. Kaldı ki, kendilerine gönderilen bu kitabın tahrif edildikten sonra artık onların bunu şahit olarak dermeyan etmelerine de itimat edilemeyeceğidir. Fakat, hiç şüphesiz bu iddialar düşmanların ağızlarını kapatmaya yetmiyor ve böylece durum gitdikçe sertleşiyordu. Bu arada Yahudiler tarafından işletilen topraklardaki menfaatlarını da göz önünde tutmak gerekiyor. Yahudilerin Müslümanlara erzak bakımından büyük yardımları vardı. Zira, Müslümanlar ve Hz. Muhammed taraftarları ganimetlerden yararlanmış olmalarına rağmen, harp harekâtı, gerilla savaşları ve yağmalarla meşgul olduklarından, hem kendileri ve hem de aileleri ihtiyacı için hububat ve hurmaya ihtiyaçları vardı.

Bilhassa, Hayber vahası zaptediidiği vakit, Yahudi ziraatçılar yarıcı olarak bu toprakları Hz. Muhammed hesabına sürmeye mecbur olmuşlardı. (Bu durum sonraları zaptedilen arazi ve üzerindeki ahalinin statüsünü tanzim etmeye yaramışdır.) Bununla beraber Medine’li Ku-rayza kabilesinin müttefiki olan Evs kabilesinin yalvarmalarına rağmen (yıl 5) Kuray’za kabilesine tatbik edilen ağır muameleyi anlamak müşküldür: Erkekler katloldu, kadın ve çocuklar pazarlarda satıldı. Evs kabilesinin düşmanı, Medine’li bir diğer kabile olan Kaynuka’lılar da Hazrec kabilesi şefinin enerjik müdahalesi olmasaydı (yıl 2) ayni aki-bete uğrayacaklardı; yalnız dağıldılar. Üçüncü büyük bir kabile olan Yahudi kabilesi Nadir’ler de sürüldüler. Kur’an bu hadiseleri imâ ederek ahitlerin bozulduğundan ve ihanetlerden bahseder. Metinler arasında bu kabilelerin Müslümanlarda büyük endişe yaratmış olduğunu görmek mümkündür. (S. 8, 56, 58.) 57. inci âyeti yorumcular, korkunç ve örnek bir ceza vermek mânasına alındığını yorumlarlar. Bu hâl Müslümanlar arasında bir panik havası yaratmışdır. Fakat, hadiseler geçince, Kur’an bunu şöyle hülasa eder: “Allah ehli kitapdan (burada Yahudiler) kâfirlere yardım edenleri kalelerinden aşağıya indirdi ve onların kalplerine korku verdi, onların bir kısımlarını öldürdünüz, bir kısımlarını da esir ettiniz. Allah onların mallarını, evlerini ve tarlalarını ve ayak basmadığınız yerleri size miras verdi.” (S. 33, 26, 27.) Bu doğrulayıcı bir vahiy’dir. Bu âyet ile Hz. Muhammed harbi en korkunç hududuna kadar götürdükten sonra, tefekküre dalarak Allah’a danışmaya başvurmayı ve Allah’ın da her zaman kendisine hakim olan bu insanın içinde hasıl olan vicdan azabını teskin etmek istemiş olmasını düşünmemiz mümkündür. En doğrusu Hz. Muhammed’i bu gibi hareketlerin karşısında âciz ve müşkül durumda bırakmamak ve Allah’ın onu korumak için onun lehine olan müdahelelerini göz önüne aldığımız takdirde, bu katillerin evvelce emredilmiş olmadığını düşünmek en doğrusu olur.

Kur’an, vakiaların hemen akabinde bu gibi katillerin, ancak yukarıda da mahiyeti izah edilen cihad anlamında olduğu zaman haklı olabileceği bildirilmişdir. Bu faraziye, Hz. Muhammed’in tutumunu hemen izah edilemez bir şekilde deforme etmemek faydasını sağlar. Zira Hz. Muhammed, bir kumandan hatta büyük bir kumandan olması dolayısıyla sulhu, sükûnu tercih etmişdir. Bu gibi hareketlerinde bize daima insanî olduğunu ve Allah’ın kat’î emirlerine bazı ahvalde peşin olarak uyduğunu da göstermişdir. Fakat O, herzaman kendi hareketlerinin hesabına girmiş ve Allah’da onu teyit etmişdir.

Ne var ki, vazifesi süresince ne kadar tarihe bağlı bir adam olarak görünüyorsa, o kadar da (post aventum) olaydan sonra O’na gönderilen âyetlere şahit oluyoruz. Bu durumdaki insanın, bir akıllı politikacının kendi karar ve hareketlerinin resmen tasdik edilmesi için vahiylerden istifade ettiği de söylenebilir. Eğer iki görünürlü bir Hz. Muhammed, peşin hüküm fikrinden hareket edilmek şartıyla bu mümkün olabilir. Fakat, bilakis bütün hadiseler onun imanı ile hareket eden bir insan olduğunu meydana koymakdadır. Hatta bazen endişe ile şüpheye düşse dahi, samimiyet ile inandığı Allah Tekliğini zedeleyecek endişesi ile bu hali hiç bir zaman uzun devam etmezdi. Yahut, bu ahvalde Allah’ın iradesi ile kendi iradesini birbirinden ayıramayacak durumlarda kaldığını kabul edersek, bu takdirde bir manyak; mütaassip ve bir despot olduğu neticesine varacağız. Veyahut her defasında Allah’dan vahiy alması dolayısıyla, o hareketlerin o anda hemen yapılması gerekli olduğundan, vazifesine sadakati teyit ve O’nun da tasvibini almak için O’na müracaat ettiğini kabul etmemiz icap edecekdir. Hadiseler nasıl olursa olsun, Hz. Muhammed’in şahsiyeti tarih çizgisi ve ufkî bir çerçeve içinden ona daha net bakarsak, onu daima bir insan olarak görürüz. Eğer bu insanın bir peygamber olduğuna inanmaya devam olunsa bile, Kur’an’da mevcut dünya işleriyle alâkalı bir çok hadiseler hakkındaki beyanlar, harplerde Allah tarafından kendisine gösterilen bahis konusu müzaheret, ya-hudiliğin tatbikatı ve belki de Hristiyanlık ile alakalı (namaz, zekât ve oruç gibi) bazı dinî hususlar hakkındaki nizam, (bu uygulamaların bir çokları Kur’an’dan fazla Hadislerle meydana gelmişdir) miras (Evlenme ve boşanma gibi) eski kötülük ve haksızlıkları bir tarafa itmeyi hedef tutan bazı sosyal reformların mevcudiyetini inkâr etmek mümkün değildir.

Bu emirler ve nehiylerin ana maddesi, Peygamberin ne dinî ilhamlarından derlenmiş ve ne de onlardan istihraç edilmiş şeyler değildir. Bu emir ve nehiyler, yalnız şekil olarak Allah’ın her şeye kaadir olduğu ve ne isterse ona hükmedeceği fikrine bağlı olmakdan ibarettirler. Bunların şu veya bu tesirler altında kalarak hareket edildiğini sormaya lüzum yokdur. Bunların daima saf ve mutlak bir itaat fikrinden doğduğunu kabul etmek lâzımdır.

Böylece bir nevi paradoksa varılıyor: Yüksek bir adalet hissi ile alınmış olan bu kararların; (Meselâ kadınlar lehine ve bazı noktalara kadar da esirler lehine) bizzat iyi olmaları dolayısıyla değil, sırf Allah tarafından istenilmiş olduğu için hayırlı olacakları düşünülmüşdür. Meselâ, ne zaman Peygamber kendisine gelen vahiyler ile mirasın taraflara ne nispetde bölüneceği hakkında ne gibi bir fikre sahip olacağını düşünmek imkânsızdır. Acaba Hz. Muhammed miras’ın nispetini ve rak-kamlarını Cebrail’den mi işitiyordu? Bu yoldan gidilirse bütün hüküm vazeden şer’î âyetler için ayni suali sormak akla gelebilir. Bununla beraber çok kerreler Hz. Muhammed’e ilk müminler tarafından sualler sorulduğu zaman, o ayni meseleleri hiç birbirine karışdırmadan vahiy yolu ile almış olduğu âyetlerle cevap vermiş olurdu.

Kur’an’ın bazen bu meselelere kendi hesabına temas etmiş olduğu da doğrudur: “Onlar sana soracaklar. Söyle; Fakat bazan bu sualler seni üzecekdir. Çünkü o sualler inanmış olan kimseler tarafından tertip edilmişlerdir.”

Medine’de Peygamber’in otoritesi artık yerleşmişdi. Ona sualler soruluyordu. Fakat onlar Peygamber’i sıkıştırmak için değil, bir kavgayı önlemek veyahut da yapılması lâzım gelen şeyi öğrenmek içindi. Şu da açıkça bellidir ki, Kur’an kelâmı ile Peygamber’in sözleri (in concreto) yani el ile tutulur bir şekilde, kanun ve hakim sözü veyahut kendisine müracaat edilen kanun adamı sözü gibi, birbirinden rahatlıkla tefrik ediliyordu. Bir suale cevap verdiği zaman bir hadis ile, eğer meseleler daha önce vaki olmuş ve mevcut ise ve ona bir çözüm aranıyorsa o takdirde Kur’an mevzuubahs oluyordu.

Peygamber’in içindeki miyar’ın ne olduğunu bilhassa öğrenmeye lüzum vardır. Buna rağmen bunlar hakkında bir şey bilinmiyor. Hadislerin tam şuur halinde söylendiği, âyetlerin ise (semi-conscience) cezbe halinde iken beyan edildiğini söyleyelim. Ama ne var ki, hadisler ve âyetler rakkamlara ve el ile tutulur meselelere temas ettiği için böyle bir tefrik yaparak olayı müdafaa etmek de zordur. Gene birinci hipoteze dönelim: Allah, bir sahayı Resulüne rahatça düşünme imkânını bulsun ve karar alsın ve hareket edebilmesi için ona serbest bırakmış, geniş anlamı ile de bir diğer kısmı, kendi garantisi altında ona kapalı tutmuşdur, Hz. Muhammed diğer taraftan kendi almış olduğu kararlar ve tedbirlerin doğruluğuna emin olması için Allah’dan hususi suretde vahiy beklemek mecburiyetinde kalmışdır. Bazı şartları ihtiva eden âyetlerde bunların mevcudiyetine rastlamak mümkündür. Meselâ, mirasın taksiminden bahseden bazı âyetlerde (S. 4, 11, 12) şöyle beyan eder: “El-betde: Allah hem alîm ve hem de hakimdir.” Bundan başka: “Allah bilir ve merhametlidir.”

Bu dünyanın işlerine ait bir çok spekülasyonların sonunda nihayet Allah’a müracaat, Kaadir-i mutlak olan Allah’ın varlığının damgasına bir işaret değil midir?
(17) Mihr-i muaccel, kadına evlenme anında verilen bir miktar para; mihr-i müeccel ise boşanma anında verilecek miktar. Hristiyanlar buna dot yani drahuma derler.

(18) İsa ile Hz. Muhammed’in bir noktadan farkı: İsa melekdir, mevkii de Melekler katındadır; Hz. Muhammed ise beşerdir ve bir Melek değildir. Ama ne var ki Hz. Muhammed Adem’dendir, insandır. Melekler ise insana yani Âdem’e secde etmişlerdir. Mütercim.

(19) Ayet: Allah size Tevrat’da Hz. Muhammed hakkında bilgi vermişdi. Niçin bu açıklamayı onlara yapmıyorsunuz. Yoksa bunu Allah indinde aleyhinize bir delil olsun diye mi söylüyorsunuz Mütercim.

(20) Yahudi dini herzaman istisnailiği ve özellikle milliyetçiliği savunmuşdur. Mütercim.

VII. KIBLE’NİN DEĞİŞTİRİLMESİ VE MEKKE’YE AVDET

Yahudiler ile olan ihtilâf ve onların silâh zoru ile boyun eğmeleri, ibâdet için kıble’nin değişdirilmesi hemen dinî planda kendini gösteren hadiselerdendir. Artık bundan böyle ibadet için Kudüs’e değil, Mekke’ye teveccüh edilecekdir. Bu olay Hicret’in ikinci yılı, Medine’ye gelişin on beşinci ayında vaki olmuşdur. Kur’an’da görüleceği gibi (S. 2, 142, 143), “İnsanlar arasındaki cahiller diyeceklerdir: Eskiden beri kullandıkları kıbleleri neden değişdirdiler? Onlara söyle: Allah hem Doğu’ya ve hem de Batı’ya aittir. Kim doğru yolu isterse Allah onu oraya sevkeder. İşte biz, sizin hepinizden bir ümmet meydana getirdik. Ey iman edenler, biz evvelce bildiğiniz Kıble’yi sırf Resulü takip edenleri, ona sırt çevirenlerden ayırmak için böyle tespit ettik.” Açıkça görüleceği vechile burada yönelmenin sebebi zıtların ortasını bulmak için işaret edilmişdir: Burada sırf Medine’liler ve Hicret etmemiş olanlar mevzuubahsdır. Fakat, bununla Yahudileri ikna etmek ümidi veyahut daha açıkçası Yahudi inançlarının aynen İslâmlığa uygulanmış olabileceği hakkında asla bir şey söylemek mümkün değildir. Yeniden tespit edilen Kıble üzerine kat’i olarak hiç bir şey söylenemiyor; yani Yahudilerin bunu kabul etmemesi ve ne de İslamlıkdan uzaklaşmaları üzerine sarih bir işaret yok. Ne var ki; yukarıda da zikredildiği gibi, ana cihetler Doğu ve Batı eşit ölçülerde Allah’ın kudreti içindedirler. Hakikati söylemek lâzım gelirse, Hz. Muhammed ne zaman siyasî, insanî veya bir tatbik icabı hareket etmiş ise, Kur’an onun almış olduğu bu kararı İlâhî emrin sertliğini hafifleterek teyit etmişdir; bu da bizim yukarıda kabul ettiğimiz faraziyeyi doğrular. Bununla beraber Kıble’nin o zaman müminlerin endişe ile bakdığı Mekke istikametine değişdirilmesi, Hz. Muhammed’in son zamanlarındaki politik faaliyetini oraya çevirmek istediğini kabul etmek doğru olur. Peygamber’i unutabilen bir tarihçi için, bu devir esasında hepsinden fazla ehemmiyet arzeder. Fakat biz bunu bilhassa daha evvelce hazırlanmış bir hareketin uygulanmaya konulmuş bir şekli olarak görmek istiyoruz. Bundan sonra Hz. Muhammed’e yalnız diğerleri arasında kendi ümmetinin müdafaası ve birleşdirilmesi vazifesi düşmüyor. O, ayni zamanda dininin ve inançlarının da Yahudilerin karşısında ve ona ilâve olarak Hristiyanlara karşı da yerini tâyin etmeye mecbur idi.

Şimdi din ve din felsefesi meseleleri üzerine dönelim. Ama ne var ki, bütün bunlar dünyanın her tarafında mevcut dinlerine bağlı büyük ailelerin buna karşı alacakları tutum ile sıkı sıkıya bağlı bulunmakda idi. İslâm dini Hıristiyanlık ve Yahudilik arasında mutavassıt bir din olarak önerilmişdi. Hz. Muhammed, bu mevkii ona verebilmek için İslâm Dini’nin esaslarını Hıristiyanların ve Yahudilerin imanlarının da babası olarak tanıdığı İbrahim’e bağlamışdı. İbrahim, Allah’ın sevgilisi, ne Yahudi ve ne de Hristiyan idi. Saf iman sahibi olduğu için o bir Müslüman idi. Bu sebeple Mekke’nin etrafında bir, Arabistan dinî birliğini yaratmak, İslamlaşdırılmış bir hac nizamını tesis etmek ve araplardan bahsederken, onların İsmail yoluyla İbrahim sülâlesinden gelmiş olduğunu söylemek suretiyle Hz. Muhammed’in de tarih seyri içinde bir cisme, bir köke bağlanma fikrine sahip olduğunu görüyoruz. Bu, Kur’an’ın gösterdiği yegane misaldir. Kabe, İbrahim ve İsmail tarafından yapılmış eski bir tesisdir. İslâmlık temizlik ve safiyet itibariyle de İbrahim’in inancından başka bir şey olmayan bu yeni dinin de merkezi olarak önerilecekdir. (S. 2, 125, 127). Peygamber’in fikrinde İsmail’in ehemmiyeti meselesi ve Kur’an’daki durumu günümüze kadar da tetkik edilmiş ve halâ da devam etmekde olup tarihî bir hükme varabilmek için beklemek gerekmekdedir. Fakat bu son devirlerin perspektivi içinde bizi daha ziyade alakadar eden husus, ilk vaazların nasıl verildiği ve bu fikrin nasıl meydana geldiğini açıklığa kavuşdurmak olacakdır. Zira araplar o güne kadar kendilerine kendi dilleri ile vaaz ve emirler verecek bir Peygamber’e malik olmamışlardı. İşte bu Resul, Hz. Muhammed idi. Bu mânada Mekke’ye, gene başlangıç noktasına dönülecek amma bu kerre, Hz. Muhammed, Hıristiyan’ların ve Yahudi’lerin kitaplarında-kilerini teyit etmekden başka bir şey olmayan vaazları ile, Sahabe’sini çoğaltacak, bu geçiş (Medine)’deki devresinin meyvalarmı toplayacak, hatırı sayılır bir ganimet ile zenginleşecek, ilk sezişleri yerine kesin bir şekil almış olan ilhamları ile mücehhez olarak avdet edecekdir.

Medine’de otoritesini yerleşdirdikten sonra Peygamber mahirane müzakereler ile Mekke ahalisi ile bir mütareke akdetti ve 629 yılında küçük hac’cı (Umra) ifa etti. Bu teşebbüs diplomatik sahada bir zaferden daha ziyade kendi prestijinin sağlama bağlanması oldu. Bir müddet sonra kabileler arasındaki rekabet dolayısıyla mütareke uygulanamadı ve Hz. Muhammed bunu vesile ittihaz ederek anlaşmayı bozdu. Peygamber Muhacirin, Ensar ve Bedevilerden teşekkül etmiş bir ordunun başında Medine’den çıkdı. Fakat, Mekke’de sulh taraftarları oldukça yaygındı. Hz. Muhammed hiç bir müşkülâta rastlamadan doğduğu yer olan Mekke’ye girdi. Mekke sâkinlerinin ekserisi Müslüman oldular; mabutlara bağlı inançlar ve mezhepler ilga edildi ve İslâmlaşma devam etti.

Müstahkem bir şehir olan Tâif mukavemet etti ve sonunda Tâif’liler de İslâmlığı kabul ettiler. Hicret’in 9 uncu yılı (630 – 631) elçilikler senesi olarak isimlendirildi. Bir çok kabileler Medine’ye geldiler ve İslâmlığı kabul ederek Müslüman oldular. Böylece Hz. Muhammed siyasetinin evc-i bâlâsına varmış oluyordu. Askerî plâna gelince, Hz. Muhammed kuzeye Suriye hududuna Tabûk’a bir ordu hazırlayarak göndermek istedi. Fakat, bizzat Medine’lilerden muhalefet gördü. Tarih bakımından pek dolu olan bu devreden Kur’an pek fazla bir şey bahsetmez. Pek ehemmiyetli olan bu hususun tarihçileri hayal kırıklığına uğrattığını söylemek yerinde olur. Bu seneler içinde bilhassa Kuzey’e doğru yapdığı seferde Hz. Muhammed’in Nasturî, Monofizit (Monophysites) (21) ve Hıristiyanlığın çeşitli mezheplerine sâlik olan bir takım kimselerle karşılaştığı ve bunlardan bu inançları hakkında bazı bilgiler elde etmiş olması da muhtemeldir.

Belki de Hristiyanlara çok sempatik olan 5 inci sure 82 inci âyet, iddia edildiği gibi Nasturi’lere hitap ediyordu. Zira Nasturî’lerin İsa anlayışı (Christologie) İslâmî fikirleri daha az rencide etmekde idi. Bedevi kabilelerinin büyük müşkülâta, rağmen Müslüman olmaları İslâm için mühim bir hadise oldu. Peygamber onların imanlarının zayıf olduğunu açıkça ilân ediyordu. “Bedeviler biz Allah’a inanıyoruz, diyorlardı. Sen onlara, siz inanmıyorsunuz, de; fakat söyleyiniz: Biz Müslüman imanını kendimize din edindik. Fakat iman henüz sizin kalbinize nüfuz etmedi” (S. 49, 14). “Bedeviler imansızlıkta ve münafıklıkta çok ileri gitmişlerdir” (S. 9, 97.).

Filhakika İslâmlığın bütün tarihi boyunca bedeviler büyük meseleler çıkartmışlardır. Peygamber Hicret’in onuncu yilında Müslüman kurallarına göre Mekke’ye gelerek Hac vazifesini edâ etmişdir. Buna (Veda Hac’cı) ismi verilmişdir. Bu hadise dinî sahada Peygamber’in vazifesinin zafer taçlanması olmuşdur. Bu, onun son haccı olacakdır. Hz. Muhammed birdenbire bir hastalığa tutuldu ve 8 Haziran 632 (Hicret’in 11 inci senesi) Rebiul evvel ayının 13 üncü günü Medine’de vefat etti. Hz. Muhammed evvelâ, esaslı bir şekilde bütün Peygamberlik vazifesi müddetince ve dünyaya yeni bir mâna veren temel sezişleri içinde insan ile Allah arasındaki münasebetlerde vahiyler üzerinde derin derin tefekkür ve teemmül etti. Sonra bunların ışığı altında beşerî hayatın olaylarını vaazları, ümmet içindeki tutumu, harp ve sulhdeki siyasetim hep bu açıdan, yani vahiylerin kendisine bahşettiği tefekkür açısından istikametlendirdi. Peygamber kendisinin araplara ve insanlığa bildirmek ile mükellef kılındığını Kur’an’da bildirmiş ve bir çok dinî değerlerin örneklerini de bırakmışdır. Gerçeklerin tahakkuk etmesi, plânında, mevzuatda, müminlerin kendi aralarında ve kâfirler ile olan münasebetlerinde, bir kelime ile politik, sosyal ve ekonomik sahada Kur’an daha ziyade umumî prensipleri koymakla iktifa etmekde idi.

Fakat Hz. Muhammed, ölümünden sonra beşerî bakımdan muhkem bir şekilde tayin ve tespit edilmiş olmakdan uzak bir durum bırakmışdı.

Bu hâl kendisinden sonra bir halife tayini bahis konusu olunca veya bir çok kabilelerin İslâmı terkettikleri veyahut fetihler Müslümanları eski medeniyetler ile karşı karşıya getirdiği zaman daha çok kendini göstermişdir. Bu ahvalde acele çözüm isteyen meseleler ortaya çıkıyordu. İslâm, yeni doğduğu ve henüz zaferlere eriştiği için, daha ziyade teşkilâtlanma meselelerine eğilmeye mecbur oldu. Böylece esaslarım Kur’an’dan alan hukuk ilmi gelişdi. Fakat bu tutumla Allah tarafından en güzel, en zengin dinî ve beşerî kıymetleri havi vahiyler ile dolu olan Hz. Muhammed’in eseri ihmal edilmiş oldu. Allah kelâmını hakkıle esas alan âlimler, vahiy’in artık son bulduğunu ve Peygamberin ölümü ile bu kapının kapandığım ilân ettiler. Onun yerine gelenin bundan böyle Peygamber – Hz. Muhammed’in yerini değil, ancak Müslüman ümmetinin başı olan Hz. Muhammed’in yerine halife namıyla vazife görebileceği mütalaasını verdiler. Böylece halifeler, vahiy edilmiş olmasına rağmen, beşerî, yerleşmesi, müdafaası ve yayılması mevzuubahs olan en hassas ve bozulabilir bir şeyi miras olarak almışlardı. Bu müddet zarfında Peygamber’e vahiy edilmiş olan ilhamın canlı ve dinî kıymetini de gözden kaçırmış oldular.

Bu sebeple İslâm şeriatçı, ritüelci ve şekilci bir din haline geldi. Kur’an, tavsiyeler, kanunlar ve nizamlar sebebiyle tetkik edilen ve ancak ondan hükümler ve kararlar çıkarmak için kendisine müracaat edilen bir kitap olma durumunda kaldı. İbni Haldun’un ‘da gördüğü gibi, Kur’an artık üzerinde teemmül edilecek, insana nur veren bir ibadet, bütün hayat boyunca ve Allah’ın insana tespit ettiği ecel gününe kadar rehber edineceği bir kitap olmakdan çıkdı. Bununla beraber dua ve ibadetin ruhu hiç bir zaman kaybolmadı. Bunun izlerine en sert hukukçularda bile rastlarız. Filhakika mistiklerde, burada Kur’an’a bağlı mistikleri kasdediyoruz; İslâmın bütün manevî kıymetlerinin bariz vasfım görmekdeyiz. Eğer bu manevî değer Peygamber’de daha az görülüyor ise, bunu onun ayni zamanda daha ziyade bir aksiyon adamı olduğuna atfetmek daha isabetli olur.

Tarihçiler, bilhassa O’nun tarihinde, herşeyi karanlıkda bırakmak veya kamilen ihmal ederek yalnız bu noktayı ele almakla O’nu hırpalamak istemişlerdir. Ama ne var ki, bu kıymetlerin bütün parlaklığı ile nasıl parıldadığını görmek için O’nu okumak kâfi gelecekdir.
(21) Monohysite, Hristiyanlık doktirinine aykırı Rafaza olarak kabul edilen bir mezheptir. İsa’nın yalnız ilâhî bir vasfı olduğunu kabul eder. Bu mezhebin salikleri Suriye ve Habeşistan’da bulunur. (Kopti). Mütercim.

SEÇİLMİŞ METİNLER

 

İSLÂM, İMÂN, DİN İLMİ

Ömer bin el Hattap (38) şunu hikâye etmişdir: “Bir gün Resulullah’ın huzurunda otururken simsiyah saçlı, parlak beyaz elbiseli bir adam çıkageldi. Kendisine yapmış olduğu yolculukdan hiç bir yorgunluk alâmeti yokdu. Bizden hiç kimse onu tanımıyordu. Peygamber’in karşısına geldi, dizlerini onun dizlerine dayadı, ellerini kalçalarına dayayarak ona: “Ya Muhammed, bana (İslâm) dan bahset.” Hz. Muhammed: “İslâm, Allah’dan başka Allah olmadığına, Hz. Muhammed’in onun kulu ve resulü olduğuna, ibâdete lüzumu kadar riayet etmeye, lüzumu kadar sadaka vermeye (zekât), ramazanda oruç tutmaya, eğer imkânı varsa Kabe’yi ziyaret etmeye şahadet ve tasdik etmekdir” dedi. Adam: “Sen doğru söyledin.” dedi. Biz adamın bu sualinden şaşırmışdık, fakat aldığı cevabı hemen kabullendi. O’na: “Bana (îman) dan bahset.” dedi. Hz. Muhammed: “Bu, Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve iyilikler ve kötülüklerin tayin edildiği âhiret gününe inanmakdır.” dedi. Adam: “Sen hakikati söyledin.” dedi ve ilâve etti: “Bana (İhsan) dan bahset.” dedi. Hz. Muhammed: “Tıpkı gözle görülüyormuş; yani sen Allah’ı görmediğin halde O seni görüyormuş gibi, “Ona saygı ve itaat göstermekdir” dedi. Adam ona: “Bana (kıyamet) den bahset.” Hz. Muhammed: “Kıyamet hakkında kendisine sual sorulan kimse bu suali sorandan fazla bir şey bilmiyor.” dedi. Adam: “Köle kadın patronunu doğuracak, serseriler, bütün servetini kaybedenler, yoksul ve çobanların saraylarda keyif çattıkları görülecek.” dedi. Adam sonra çekildi, gitti. O zaman Hz. Muhammed bana: “Ömer, bana sual soran adamın kim olduğunu biliyor musun?” Ben: “Allah ve O’nun resulü, daha fazlasını bilir” diye cevap verdim. Peygamber: “Bu, Cebrail’dir. Selâm onun üzerine olsun. O buraya sizlere, sizin dininizi öğretmek üzere geldi.” dedi.

Hz. Muhammed şöyle buyurdu: “Müslüman; dilinden ve elinden hiç bir Müslüman korkuya düşmediği kimsedir. Muhacir, Allah’ın men ettiği şeyden kaçan kimsedir. (39). Eğer sizler kendinize istediğiniz şeyi, yakınlarınıza istemiyorsanız, sizlerden hiç biriniz hakikî iman sahibi olamaz.” “Üç şey; malik olunduğu zaman imanın zevki duyulur: Evvelâ Allah’ı ve sonra Resulünü herşeyden fazla sevmek; ikincisi eğer birisi seviliyorsa onu ancak Allah gözüyle sevmek, nihayet putlara tapmaya dönmekden (40) cehenneme atılmak gibi korkmak.” “Bana, Allah’a şirk koşmayacağınıza dair verdiğiniz söze, çalmamaya, zina etmemeye, çocuklarınızı öldürmemeye, kendi kendinize uydurduğunuz iftiraları kimseye atmayacağınıza, hak olan şeye karşı gelmeyeceğinize yemin ediniz. Aranızda bunlara sadık olanları Allah mükâfatlandıracakdır. Bu taahhüt ve sadakatda en ufak kusuru olanlar, bu dünyada cezalandırılacaklardır. Bu ceza onların kefaretine (tövbe cezası) yarayacakdır.

Eğer bunlardan günah işleyen birisini Allah bu dünyada affına mazhar etmiş ise, bu Allah’a ait bir hususdur. O isterse istediğini af eder, istediğini cezalandırır, O’nun bileceği bir işdir.” (41) dedi.

“Bir Müslüman için en büyük servet, yağmur ile beslenmiş ovalar ve dağlarda otlatabildiği bir koyun sürüsüne malik olmakdır. Bu, ayni zamanda onun dinine gelecek tehlikelerden korur. “Cennete girmeye hak edenler oraya gidecekler, lânetliler cehenneme gideceklerdir. Fakat Allah onlara: “Eğer cehenneme girenlerin içinde kalplerinde bir hardal tohumu ağırlığı kadar imanı olanlar cehennemden çıkacaklardır. Onlar yanmış olsalar bile gene de buradan çıkacaklardır. Sonra onlar hayat nehrine atılacaklar, sel yataklarının kıyılarında yeşeren baklalar gibi orada hemen yeniden can bulacaklardır. Otların yaprakları arasında, sarı çiçeklerin açdıklarını görmediniz mi?”. İbn Ömer’e göre, Resulullah: “Ben Allah’dan başka, başka Allah olmadığını ve Hz. Muhammed’in O’nun resulü olduğunu kabul edinceye ve ibadetlerini yapıncaya ve (öşürlerini) verinceye kadar durmaksızın mücadele etmem hakkında emir aldım. İslâmın onlara herhangi bir zarar vermesi durumu müstesna, onlar bu emirleri yerine getirdikleri takdirde hayatları ve malları benim tarafımdan korunacakdır. Üst tarafı için Allah’dan başka kimseye hesap vermeye mecbur değillerdir.” dedi. Bir gün en makbul hareketin ne olduğunu öğrenmek için Hz. Muhammed’e sorarlar, Hz. Muhammed “Bu, Allah ve Resulüne inanmakdır.” “ve bundan sonra?” diye devam ettiler. “Allah uğuruna yapılan cihaddır.” “bundan sonra nedir?” Hz. Muhammed: “Usulüne uygun yapılan bir hac ziyareti” diye cevpladı. Bir adam Resulullah İslâmda en sevap şey nedir diye sordu. “Açları doyurmak, tanıdıklara ve tanımadıklara selâm vermekdir” dedi. Ebu Hüreyre’ye göre Peygamber: “Allah, Allah’a iman ettiğini ve peygamberlerine inandığı ve yalnız onun uğuruna ve sırf onu memnun etmek için harbe (cihad) giden kim olursa olsun, onu mükâfatlandırmasını bilir. Onun mükâfatı ile yahut aldığı ganimet ile veyahut da onu cennete sokmak ile sevindirir. Eğer benim ümmetime karşı merhametim, ve sevgim olmasaydı, ben askerlerimin gerisinde bulunmaz ve bilâkis Allah uğuruna ölmeyi tercih eder ve tekrar ölmek için tekrar dirilir ve tekrar dünyaya gelmeyi tekrar ölmek için dilerdim.” dedi.

“Her kim ki, ramazan ayında sıdk ve sadakatla ve bütün temiz niyetle ibâdet ederse, Allah onun geçmişdeki bütün günahlarını afeder.”

“Her kim ki, ramazan ayında iman ile yalnız Allah için oruç tutarsa, geçmişdeki günahları affa mazhar olur.”

Peygamber: “Kim ki, Allah’dan başka Allah yokdur derse ve kalbinde bir arpa danesi ağırlığı kadar iyilik varsa, o cehennemden çıkacakdır. Kim derse ki, Allah’dan başka hiç bir uluhiyet yokdur ve kalbinde bir atom (42) kadar iyilik varsa, o cehennemden çıkacakdır.” dedi.

Peygamber: “Müminin hali ne kadar şahanedir. Her şey onun için bir saadetdir. Mümin müstesna; kimse o durumda olamaz. Huzurdan sevinç içindedir. Bunun için şükreder, bu bir servetdir. Bir felâkete maruz kaldığı zaman ona sabır ile tahammül eder, bu da onun için servetdir.” (43)

Peygamber: “Ben sizlere O’na sadık kaldığınız müddetçe O’na sarılacağınız ve O’nun gösterdiği yoldan şaşmayacağınız iki şey bırakıyorum: Allah’ın kelâmı ve Resulün sünnetleri.” (44).

Peygamber: “Allah’ın bana getirmekle vazifelendirdiği (Huda) rehber ve ilim, dünyaya düşen bir yağmur gibidir. Toprağın bir kısmı iyi toprakdır, yağmuru içer ve ondan bol bol çayırlar ve mer’alar hasıl olur. Toprağın bir kısmı killidir, yağmur içmez; Allah bunu insanlara yararlı hale koyar, insanlar o sulardan içmek ve hayvanlarını ve tarlalarını sulamak için faydalanırlar. Yağmur başka bir yere de yağabilir. Bu topraklar bu suları muhafaza edemediklerinden orada hiç bir şey bitmez. İşte bu Allahın dini ile nura kavuşmak isteyen insanlar misali gibi, benim getirmiş olduğum emirlerden istifade edenlerdir, bunlar bilenler ve öğretenlerdir. Diğerlerine gelince, bunlar Allah’ın bana yaymakla mükellef kıldığı emirlere kulak asmamak için başlarını kaldırmayanlardır.” (45)

“İki kimse vardır ki, onlar gıpte edilmeye değer kendilerine Allah’ın servet verdiği ve hakikat uğuruna bütün servet ve varlıklarını yok edecek kadar cesareti olan kimseler ile Allah’ın kendilerine akıl ve hikmat bahşedip onu insanlara tatbik eden ve öğreten kimseler.” (46).

Peygamber: “Mümin, rüzgarın yere yatıramadığı başak tarlalarına benzer. Mümin hep bunun tecrübesine maruz kalan kimsedir. Münafık ise, kesilmesine karar verilinceye kadar herşeye mukavim (arz) (47). ağacı gibidir.

İbn Ömer şu hikâyeyi nakletmişdir: “Peygamber: Mümin, yapraklarını dökmeyen ve kabukları soyulmayan yeşil bir ağaç gibidir. Bazıları ona: Bu, şu ağaçdır; diğerleri, hayır o değil, başka bir ağaçdır, dediler. Ben bunun palmiye olduğunu söylemek istemişdim. Ama kat’iyetle bir şey söylemek istemem. Fakat Hz. Muhammed bununla palmiye ağacını kasdetmişdi. Resulullah’a bir gün iki kişiden bahsettiler. Bunlardan birisi kendini Allah’ın emirlerine adamış diğeri de kendini ilme vermişdi. Peygamber: “Âlim’in, kendini ibâdete vakfetmiş adama üstünlüğü, benimle sizin aranızda sizden daha aşağı sırada olanlara olan üstünlük gibidir. (48) ve sonra: Evet, Allah melekleri, gökleri ve arzın sakinlerini, yuvadaki karıncalara, denizlerdeki balıklara kadar herşeyi ve başkalarına iyilik öğreten adamları takdis eder.”

“Bir hukuk âlimi (fakîh), şeytana karşı kendini ibadete vakfetmiş bin adamdan daha kuvvetlidir.” Kendini ilme vermiş adam ne büyük ve ne şerefli adamdır. Ona ihtiyaç olduğu zaman, o faydalıdır; eğer ona ihtiyaç yoksa, o kendi kendine de mes’uttur.” “Her kim ilim arama yolculuğuna koyulmuş ise, Allah da onunla beraber Cennet yolunda yörür. Melekler, ilim uğuruna kendini vakfeden kimseleri tasvip ettiklerini işaretlemek üzere, kanatlarını aşağı indirirler. Alim ! bütün mahlukat, göklerde olsun yerde olsun ve denizdeki balıkların hepsi Allah’dan onun hata ve günahlarını afetmesini niyaz ederler. Bir âlimin ibâdetle meşgul bir adama üstünlüğü ay’ın tam bedr hali olduğu bir gecede diğer yıldızlara mukayese edilince aradaki fark gibidir. Alimler peygamberlerin varisleridir. Halbuki peygamberler onlara ne gümüş ve ne de altın miras olarak hiç bir şey bırakmamışlardır. Onlara miras, ilim bırakmışlardır. Onlardan bir şeyler toplayabilenler en büyük servete malik olmuşlardı.”

Allah, birisine lütfetmek istiyorsa, onu din meselelerinde derin bilgi (docte) sahibi kılar.

Ebu Hüreyre’ye göre, Peygamber: “İnsanların en âlicenabının (ikram) kim olduğunu öğrenmek için bir soru sorulduğu vakit: Allah’ın nezdinde en büyük âlicenap (atîyye)’ye saygı duyan kimsedir.”

Tekrar sorarlar: “Bizim sorduğumuz bu değildir. Bunun üzerine: En âlicenap kimse, Allah’ın peygamber’i Yusuf dur. O bir peygamberin oğlu ve Allah’ın sevgilisi İbrahim peygamber’in oğludur.” “Bizim size sorduğumuz bu da değildir” dediler. Hz. Muhammed: “O halde bu, hali ile sizin kendisinden gelmiş olduğunuz araplar hakkında olsa gerek” dedi. Onlar “evet” dediler. “Onlar arasında en makbulleri putperestlik zamanında Müslümanlığın ilmini bilen kimselerdir. (İhda-Fakihû)” (49).

îbn Mes’ud’a göre, resulullah: “Allah benden bir şey öğreneni ve benden öğrendiğini başka birisine anlatanı yüceltir. Filhakika, bazan kendisine bir şey anlatılan adam, işittiğini anlatmış olandan daha hareketli bir şuura ve idrake (av’â) sahiptir.” “îman çıplakdır; Allah korkusu onun elbisesidir; hicap onun süsüdür; ilim ise onun meyvesidir.” “Alimler Allah’ın yer yüzündeki emin kişileridir.”

îbn Ömer: “Peygamber’den bir gün şu hikâyeyi naklettiğini işittim: “Uyuduğum sırada, bana bir kâse su getirdiler. İliklerim donuncaya kadar içdim. İçemediğim mıkdarını da Ömer’e (Ömer bin el Hattab) verdim, dedi.” Hz. Muhammed’e: “Bu rüyaya ne mana veriyorsun?” diye sorarlar “işte bu, ilimdir.” dedi. Peygamber: “Benim ümmetimde iki kategori insan vardır. Bunlar idare edenler ve faziletli oldukları zaman en faziletli olanlar; fesat oldukları zamanda da en büyük fesatçı olan, doktirinciler (Fukahâ) dir, dedi.” (50)

Hz. Muhammed’e en hayırlı hareket nedir, dîye sorarlar. Hz. Mu-hammed: “Bu, ilimdir” diye cevap verir. Ona: “İlim dediğin şeyden ne kasdediyorsun?” “Allah ilminden” der. Ona: “Ama biz senden hareket soruyoruz, siz bize ilimden söz ediyorsunuz.” Bunun üzerine peygamber: “Eğer fiil ve hareketler Allah ilmi ile ahenk halinde iseler, onlar az mıkdarda da olsa faydalıdırlar. Eğer bu hareket ve fiiller Allah ilminden yoksun olarak yapılmış ise, çok da olsalar faydasız olurlar.”

“İlim. Çin’de de olsa ara.” “İlim sahibi bir adam, ilmini gizlerse, Allah ona kıyamet gününde ateşten bir gem (51) takacakdır.” “Bir Müslümanın, bir Müslüman kardeşine yapdığı en büyük hizmet, işittiği iyi bir sünneti ona nakletmesidir.”

Enes’e göre, Resulullah “Kıyamet alâmeti; ilmin yok olduğu, cehlin değer kazandığı, şarap’ın âdet meyanına girdiği ve zina’nın açıkça yapıldığı zaman, kendini belirtmiş demekdir.” “Allah, ilmi doğrudan doğruya insanlardan almak suretiyle onu yok etmez, evvelâ bir teki kalmamak şartıyla bütün âlimleri yok eder, bunun üzerine insanlar cahilleri kendilerine şef olarak seçerler. Bunlara bir şey sorulduğu zaman, onlar hiç bir bilgiye dayanmadan cevap vermeye kalkışırlar. Böylece, hem kendi kendilerini hem de başkalarını kandırırlar.”

Ebu Hüreyre, Hz. Muhammed’in şöyle dediğini nakleder: “Hiç bir peygamber daha evvelce insanların itimadını kazanmamış ve imanının tecrübe edilmiş olduğu hakkında işaretler almamışsa, o kimse peygamber olarak gönderilmemişdir. Bana gelince; ben Allah’dan bana göndermiş olduğu yalnız bir vahy aldım, kıyamet gününde diğer peygamberlerinkinden daha kalabalık ümmetim olacağını ümit ederim.” (52)

“Ben Zât cevheri (53) olan kelimelerle beraber gönderildim. Ve onlar benim yardımıma korku ile geldiler. Uyuyordum. Bana hazinelerin anahtarını getirdiklerini ve bana teslim ettiklerini gördüm.”

Peygamber: “Allah’ın resulü olarak benim aranızdaki durumum, kendi ümmetini aramak için gelen bir adamın durumu gibidir.” Ve: “Gözlerimle düşmanı görür görmez telâşla sizlere hemen kaçınız, kurtulursunuz diye haber vermeye geldim.” Halkın bir kısmı onun bu nasihatini tuttu, ve gece karanlığından istifade ederek kaçmak yolunu aradı ve tehlikeden kurtuldu. Onu bir yalancı olarak gören diğerleri, ertesi gününe kadar yerlerinden kımıldamadılar ve askerler tarafından hücuma uğrayıp mahv ve perişan oldular.”
(38) Ebu Bekir’den sonra ikinci halifedir.

(39) Hz. Muhammed ile beraber vatanı terkederek hicret eden kimsedir. Kısa zaman sonra Kur’an’da dahi, umumî manâda yani, herşeyi Allah uğrunda feda eden anlamına geldi. Ekseriya (mukaddes harp) harp eden manâsına gelen mücahid ile manâ birliği vardır. Bu deyim bazan uluhi-leşmiştir. Mücahid fi sebilullah: Allah uğrunda gayret sarfeden, varlığını, hayatını, harp eden bir asker gibi Allah uğruna feda etmektir.

(40) Allah sevgisi; Müslüman akidesi Allah sevgisi insana karşı duyulan sevgi gibi söz etmekten çekinir. Bu kelime Kur’an’da bir çok kere geçer. (Hub) umumiyetle aşk ve sevgi manâsına gelir. (Aşk bazı mistikler tarafından kullanılan ve beşerî manâda olan aşktan farklı olarak). Aşk imana bağlıdır: “îman edenler en kuvvetli aşka maliktirler.” (S. 2, 165.) Şu hadise benzer bir âyet de vardır. (S. 76, 8): “Fakirlere, yetimlere, mahpuslara nafaka verirler.” Fakat bazı yorumcular bu manâda tereddüde düşmüşlerdir ve şöyle tefsir ederler: “Yiyeceklere karşı bütün bağlılıklarına (aşka) rağmen”, Arapçasının bu manâya geldiğim kasdetmişlerdir. “(İnfak) başkaları için sarfetmek veya başkalarına vermekten fakirleşmek.” İslâmda en büyük fazilet infaktır. İnfak iman ile beraberdir. (S. 2, 264, 265 – S. 4, 39.)

(41) Bu hadis Kur’an’ın vazettiği bazı ceza hukuku hükümlerinden mülhem olmuştur. Burada konu huduttur. (Hudut – Haddin cem’i). Hudut, aşılmaması lâzım gelendir. (S. 2, 18, 77, 229 – 4, 13-58, 4 – 65, 100) vesaire. Bu tâbir bilhassa muayyen fiil ve hareketlere ilâhî kanun tarafından tayin edilmiş olan cezayı tespit eder. Zina halinde taş ile öldürme (Recm) veyahut kamçılamak, her iki suçlu için yüz kamçı, (S. 24, 2) ve dört şahit göstermeden namuslu bir kadına zina iftirası atan kimse için seksen kamçı (S. 24, 4) hırsızlık halinde ellerin kesilmesi (S. 5, 38), bütün bu ahvalde suçlular, Allah’ın kanununa karşı gelmektir. (Hak’Ul . Allah). Eğer cezaya çarparsa, o kimse Allah ile ödeşmiş olur. Eğer bunlardan kurtulabiliyorsa, hâkimler onu yalnız ikna etmek ile kalmazlar, ayni zamanda onu beraat ettirirler. Bu takdirde suçlu hesabını Allah’ına verecek ve O’ndan her zaman af ve mağfiret isteyecektir. Bunun hakkında şu hadis vardır: Enes bin Malik: Ben günah işledim, beni cezalandır,” dedi. Peygamber bu “Ya Resulallah! Ben günah işledim, beni cezalandır,” dedi. Peygamber bu adama hiç bir sual sormadı, namaz kıldı. Namaz bittiği zaman adam ona: “Ya Resulallah! Bir günah işledim. Bana Kur’an’ın istediği cezayı ver.” Hz. Muhammed: “Benimle beraber namaz kılmadın mı?” diye sordu. Adam: “Evet” dedi. “Öyle ise Allah senin günahını sana bağışladı” diye beyan etti. Zina için taşlamaya (recm) gelince: Kur’an’da mevcut değildir. Recm âyeti J. Schacht’e göre: Her ne kadar aynısı olmasa da Halife Ömer tarafından bildirilmiştir. Hz. Muhammed, bunu Yahudi örfünden alarak uygulamak istemiştir. Ali bir Cuma günü bir kadını Resulallah tarafından tatbik edilene uygun bir tarzda recm ettirmişti. Abdullah bin Ömer’e göre, Yahudiler Peygamber’e kendi dinlerinden olan ve zina işleyen bir adam ve bir kadın getirdiler. Peygamber onlardan: “Aranızdan birisi zina suçu işlerse siz ne yapıyorsunuz?” – “Yüzünü siyaha boyuyoruz ve dövüyoruz.” dediler. Hz. Muhammed onlara: “Onların recm edilmesi lâzım geldiği Tevrat’da yazılı değil mi?” dedi. “Tevrat’da buna benzer bir şey bulamıyoruz” diye cevap verdiler. Bu arada Abdullah bin Selâm (Medine’li Müslüman olmuş bir Yahudi) onlara: “Siz yalan söylüyorsunuz. Tevrat’ı getiriniz, eğer samimî iseniz o faslı okuyunuz.” Bunun üzerine onlara Tevrat’ı öğreten hoca recm pasajı üzerine elini koydu ve (Tevrat – Deuteronome) (22, 22-24) recm’e ait âyetleri atlayarak altındaki ve üstündeki âyetleri okumaya başladı. Abdullah, hocanın elini gizlediği pasajdan kaldırdı ve ona: “İşte bu değil mi?” Bunu gören Yahudiler hayretlerini gizleyemediler.: “Bu recm âyetidir” dediler. Peygamber iki suçlunun da recm edilmelerini emretti. Hüküm caminin yanında, cenaze merasiminin yapıldığı yerde icra edildi. (S. 3, 87): “Tevrat’ı getiriniz, eğer samimi iseniz, orasını okuyunuz.”

Menkıbeler Hz. Muhammed’in emredilmiş recm için başkaca misallerini de verirler. Batılı tenkitçiler bunun doğruluğundan şüphe ederler. Bu sebeple İslâm hukukunda recm’in (Muhsan)’lara mahsus olduğu kabul edilmiştir. Yani, reşit, mümeyyiz ve aklı yerinde olanların kanunen evli olmaları halinde, gayrîmeşru cinsî münasebette bulunmalarıdır. Tefsirci Suyutî (S. 24, 2): “Zina yapan kadın ve erkek kamçı ile cezalandırıdır.” Bu ceza muhsanın olmayan kimseler içindir; diğerleri âdete göre recm ile cezalandırılır. Bir hadise göre, bir adam dört defa zina işlediği için Hz. Muhammed’e şikâyet edilir. Hz. Muhammed ona: “Sen deli misin?” – Adam “Hayır” der. “Sen evli misin?” – “Evet” der. Bunun üzerine Hz. Muhammed adamın recm edilmesini emreder.

(42) Atom. (Dharra) çok küçük bir karınca veya havada uçan bir toz tanesi.

(43) Bu manâda mümin münafıkın karşısındadır. Münafık, hipokrit ve müraî manâsına alınmıştır. Peygamber zamanında (münafıkun) görünüşe kıymet verenler yoluna kendilerini adamışlardır. Fakat, ondan da pek emin değillerdir. Din noktasından işler kendi yararına ise inanırlar, fakat işler ters döndüğü takdirde şüphe ve tereddütleri artar.

(44) Sünnîler (ehli sünnet). Bunlar kendilerini kamilen (Nusus) metinlere bağlamışlar ve kendilerine kanun edinmişlerdir. Nusus: Kur’an metinleri ve hakikî sünnetlerden ibarettir. Bütün şeriat âlimleri buna bağlı ve mümkün olduğu kadar kelimelerin lâfız manâsı sınırlarını aşmak istemezler. Tefsirciler ise, daha ziyade dil anlayışı içinde o kelimelere öyle manâ verirler. Bir Kur’an metni, bir başka metinle veya bir sünnetle daha sarih hale konulabilir. Aynı şekilde başka bir sünnetle veyahut başka bir âyetin yardımı ile açıklığa kavuşmuştur. Ekseriyetle Kur’an bir hükmün umumiyetiyle (Alâl – icmal) ve sünnet ise teferruatı (Alâl – tafsil) ile anlatır. Tefsirciler, mecazî manâlarda bilhassa mutlak olan sıfatlarda meselâ, Kur’an’da Allah’a atfolunan beşer gibi hareket etme -anthropomorphique-hallerinde, ancak Kur’an’ın bu beyanlarına müracaat ederler. Sünnilikte Şia’da olduğu gibi Kur’an metinleri Allah tarafından vahy edilen veya onun tarafından kendisine ilham edilen bir İMAM mevcut değildir. Sünnilikte nihayet İcmâ-l ümmetin müştereken karar verdiği veyahut çok sınırlı bir çerçeve içinde karar vermekten başka pratikte yeri olmayan âlimlerden gayri bu metinleri izah ve ifade ve tayin edecek hiç bir organ da mevcut değildir.

(45) Bu mecaz, teşbih (parabole) İncil’in tohum ekiciler mecazından ilham alınarak söylenmiş olduğu zannedilir.

(46) Allah: “Allah uğruna bütün varlığını feda etmek”, cihad için söylenmiş olduğu gibi. Bütün gayretinizi Allah yolunda gösteriniz.” (S. 57, 10 – 2, 261, 262).

(47) Bu kelime İbrânice’de vardır ve Erez ismi verilmiştir: Sedr ağacı manâsına gelir. Arapçada bazan çam ağacı olarak da kullanılmaktadır.

(48) Peygamber bu cevabı ile tevazu ve insanlara karşı gösterilmesi lâzım gelen terbiye ve saygıya bir örnek vermiştir. Mütercim.

(49) Alicenaplık Bedevi Arap ahlâkında temel bir fazilet idi. Peygamber evvelâ saf Müslümanlık manâsında, âlicenaplıktan söz etmiştir. Fakat (Cahiliye) devrinde bu kıymetleri İslâmlaştırmak çok büyük bir mesele idi. Verilen cevap oldukça mahiranedir. Böylece İslâm’dan evvelki ile İslâmdan sonraki durum arasında kesin bir fark gözetmemekle beraber, vahiy’den sonra din öğretimini yapmanın ehemmiyetini de açığa vurarak işi çerçevesine koymuştur.

(50) Fakiha fiili evvelâ anlamak, ikinci olarak da hukuk ilmi anlamına gelir. Fıkıh bu ilmin ismidir. Fukuha Fakıh’ın cem’i olup bununla meşgul âlimler demektir. İ. Goldziher’e göre, ilim kelimesi Kur’an’ı anlamak ve onu tefsir etmek (Peygamber tarafından tebliğ edilen hükümler de dahil) demektir. Halbuki fıkıh kelimesi müstakil olarak, o meselede kıyas imkânı bulunmadığı takdirde, sünnetler üzerinde yapılacak araştırmadır. (S. 270) sayılı surenin tefsiri ise “Kendisine hikmet bahşedilmiş kimse hakimdir.” Bütün bilginin, fıkıh ve ilmin Kur’an’dan mülhem olduğu üzerinde karar sahibi olan kimse de (mücahit’dir). İlim sahibi olan âlim, cem’i ülema’dır.

(51) Allah Yahudileri kendilerine gönderilen din ilmini sakladıklarından dolayı onları itham eder. (S. 2, 159, 174.)

(52) Allah bütün peygamberlerine hususî mucizeler göstermek iktidarını vermiştir: Meselâ Musa Firavun önünde harika göstermiştir. (S. 103, 122) İsa ölüleri diriltmek ve hastaları iyileştirmek kudretini gösterdi. (S. 3, 49). Hz. Muhammed bir tek mucizeye mazhar olmuştur. Bu da Allah’ın kelâmı Kur’an’dır. Öyle bir Kur’an ki, ne insan, ne melekler ve ne de cinler tarafından asla taklit edilemez. O, yaratılmıştır, (İ’câz al-Kur’an)dır, mucize kökünden gelmiştir. Yani Kelâmullah’ın vasfı mümeyyizi, bütün mah-lûkatın iktidarı haricindedir. (S. 17, 88). Allah kâfirlere Kur’an hakkında Onlar Kur’an’ın bir suresinin benzeri bir şey yaratamazlar (S. 10, 38.) Bu fikirler Müslümanlarm İslâmı müdafaaları (apologetique) ve tefsirler metodu üzerinde büyük tesirler icra etmiştir.

(53) Burada özellikle kitabın yazarı (Substantielle) zât cevheri kelimesini kullanmıştır. Essentiel kelimesini kullanmıştır. Essence kelimesi ile substence kelimeleri birbirinden çok farklıdır ve yanlış manâlarda yorumlanabilir. Bir çok yazarlar ve hatta felsefeciler bunun manâsını birbirine karıştırmak hatasına düşmüşlerdir. Substance, bütün (concret-somut) madde âleminin çokluğunda çeşitli suretler (form) halinde görülen maddenin tekliğe ircaı halindeki özüdür. Bu hal maddenin (absolu, mutlak – abstrait, soyut) yani şekil ve suretten âri bir halidir. Buna aslî cevher – Zatî cevheri (substance) denilmektedir. Essence’e gelince, bu da kesretler (madde ve şekil) dünyasından bütün suretlerin kendi varlık özünü meydana betiren cevherdir ki, buna da (essence-öz cevher) denilmektedir. Substance (ide’ ler) dünyasına gitmekle Eflâtun mektebine temel olmuştur. (İdealizme -spritualisme). Essence ise, daha ziyade materialisme ve o temel üzerine kurulan felsefî görüşü kabul edenlerin (Aristo) bir anlayışıdır. Hristiyanlık ve Müslümanlık dinleri substance’i (cevheri aslî – Zât cevheri) manâsında alırlar. Zira, Allah hiç bir formda ve surette olamaz; zaman ve mekândan münezzehtir. Hz. Muhammedi burada özellikle (Parolles substantielles) zâti cevheri kelimeleri ile gönderildim demekle ileride bir çok karışıklığa meydan verecek olan bir hususun ehemmiyetini o zaman açığa vurmuştur. Bu da Kelâmullah’dır. Mütercim.

SEÇİLMİŞ METİNLER

 

NAMAZ

Ebu Hüreyre, Peygamber’in şöyle ifade ettiğini nakleder: “Eğer içinizden birisinin kapısından bir su aksa ve o kimse günde beş kerre o suda yıkansa bu uygulamanın insanda herhangi ufacık bir kir bırakacağını söyleyemezsiniz? Bunun için ne düşünüyorsunuz? İşte beş vakit namazla da ayni şey olmakdadır. Allah da günahları böyle temizler.”

Ebu Mesut şöyle nakleder: “Allah’ın nazarında en hayırlı hareketin ne olduğunu Peygamber’den sormuşdum. O bana: “Namazı vaktında kılmak.” – ve sonra? “Evlât sevgisi.” – ve bundan sonra? “Allah uğuruna cihad.” Resulullah: “Güneşin kenarını gördüğünüz zaman namaz kılmak için tam çıkmasını bekleyiniz, ayni şekilde güneşin diski ufka değerse, diskin tamamiyle kaybolmasını bekleyiniz ve namazı öyle kılınız. (1)

Ebu Hüreyre’ye göre: “Münafık için sabah ve akşam namazlarından daha ağır bir şey yokdur. Eğer onlar bu namazlarda ne hasenat bulunduğunu bilselerdi, dört ayakla da olsa gene giderlerdi. Bazen müezzine iki defa ezan okumasını emretmeyi ve müminlere namaz için bir adam göndermeyi düşünürüm. Sonra elime bir meş’ale alıp, namaza gitmeyenlerin evlerini ateşe vermek isterdim.” “Her kim ki ikindi namazını vaktında kılmaz, kaçırır, o adam servetini ve ailesini kaybetmiş gibi olur.”

“Her kim ikindi namazını kılmaz, fiil ve meyvesini kaybeder.”

Resulullah: “Meleklerin bir kısmı gece vakti, diğerleri de gündüz vakti yanınızda saf olurlar. Sabah namazı ve ikindi namazında sizinle beraber olmak üzere toplanırlar. Geceyi sizinle beraber geçirirler. Melekler göke çıkdıklarında, Allah onların ne için böyle yapdıklarını, çok iyi bilmiş olmakla beraber, onlara: “Benini müminlerimi nasıl terkettinîz diye sorar, onlar: Biz onları terkettik, ve onları namaz kılarken bulduk, diye cevap verirler.”

Ebu Hüreyre’ye göre, Resulullah: “Vaktaki ezan okunur, şeytan (2) ezan sesi işidilmesin diye, sırtını döner ve yellenir. Birinci ezan nihayet bulduğu zaman ikinci ezana kadar yüzünü tekrar çevirir, tekrar gelmek için. ikinci ezan bitinceye kadar gene sırtını çevirir. Böylece müminlerin imanını: “Müminlerin düşünmedikleri şeyleri hatırlatarak (bunu düşün, şunu düşün) diyerek, onları sarsmak yolunu arar. Böylece mümini şaşırtmakla ne tarafa doğru namaz kılacağını bildirmemek ister.” Resulullah: “Ezan okunduğunu işiten bir kinişe şu kelimeleri söylesin: Ey Allahım, bütün bu niyaz ve yalvarışlarımı Hâlikimiz olan Sana yapıyoruz. Hz. Muhammed’e en yüce ve üstün mevkii ver. Ona vaadet-tjğin zaferi ondan esirgeme Eğer o kimse bunu söylerse kıyamet gününde benim şefaatıma mazhar olacakdır.”

Abdullah Bin Ömer’e göre, resulullah: “Namazı cemaat halinde kılınız, böyle kılınan namaz tek başina kılınanlardan yirmi yedi kere daha makbuldür, dedi.” Hz Muhammedi “Yatmaya gideceğin vakit, namaz kılıyormuş gibi abdest al, sonra sağ tarafına yat ve: “Ey Allahım, yüzümü sana döndüm. Bütün işlerimi sana emanet ettim. Sırtımı senin himayene tevdi ediyorum. Bunu Sana sevgim olduğundan ve Senden korktuğum için yapıyorum. Senden başka ve Sana karşı korunulacak bir yer bulmak mümkün değildir Senin gönderdiğin kitaplara ve gönderdiğin Peygamberlere inanıyorum. Eğer böyle bir gecede ölürsen, Müslüman imanı ile ölürsün, sen bu kelimeleri söyleyerek yatarsan bunlar senin son sözlerin yerine geçecekdir.”

Ebu Hüreyre’ye göre, Resulullah: “Bir kimse namazını cemaat ile kılarsa, bu namaz evinde ve iş yerindeki namazdan yirmi beş kerre daha makbulduı Şöyle ki: Bir kerre abdestini usulüne göre aldıktan sonra ve namaz kılmak üzere camiye gittiği zaman ayaklarından hiç biri onu bir mertebe (3) yükseltmez ve onu günahlarının birisinden dahi kurtarmaz. Ne zaman ki, ibadete başlar melekler onun için Allah’a niyaz ederler: Ey Allahım: “Rahmetini onun üzerinden eksik etme ve ona merhamet et!.. Bundan dolayı hiç biriniz namaz vakti gelinceye kadar meleklerin ettiği bu duadan kendini mahrum etmiş olmasın.”

Ebu Musa’ya göre, Hz Muhammed: “İçinizdeki müminlerden namaz için en büyük mükâfata nail olacak olanlar, uzakta oturup da namaz için en uzun yolu katledenler olacakdır. Namazını eda etmek ve namaz saati için imamı (4) bekleyenler namazı yalnız kılıp akabinde uyuyanlardan daha büyük mükâfata mazhar olacaklardır.

Ebu Hüreyre’ye göre, Hz. Peygamber: “Sabah ve akşam camiye giden kimseye Allah Cennetde, sabah akşam ne kadar camiye gitmiş ise ona o kadar durup dinlenecek yer ikram edecekdir” dedi. Ebu Hüreyre’ye göre, Hz. Peygamber: “İmam, bilhassa müminler tarafından yapdıklarının ayni yapılsın diye konuşmuşdur. Onun yapdıklarından başka bir şey yapmayınız: İmam ne zaman rükû’a eğilirse siz de eğiliniz. Eğer o Allah yapılan duaları işidir derse, siz: “Ey Allahım bütün övgüler senindir deyiniz. Secdeye yattığı zaman siz de secde ediniz. Eğer o oturarak dua ediyorsa siz de öyle yapınız. Namazda saflara dikkat ediniz. Zira saflara riayet etmek namazın ahengi ve güzelliğidir.”

Enes Bin Mâlik, Peygamber’in şöyle dediğini nakleder: “Namaz kılarken gözlerini göklere çevirerek bakanlar acaba ne düşünürler? Sonra hiddetli olarak bu konuda şunu söyledi: “Katiyen bu hareketi yapmasınlar, yoksa mutlaka gözleri oyulacakdır.” (5)

Ayşe: “Peygamberce namaz kılarken sağa sola dönen insan hakkında ne dersiniz diye sormuşdum, o bana: Bu, şeytanın, müminin namazından yapdığı hırsızlıkdır.” dedi.

Ebu Musa Peygamber’in şöyle dediğini nakleder: “Kur’an’ı ses ile okumak lezzetli tatlı ve kokusu güzel bir portakala benzer, fakat güzel sesle okumayan, tadı olan fakat kokusu olmayan bir hurma gibidir. Dinsiz bir kimsenin okuduğu Kur’an, kokusu güzel fakat lezzeti acı olan mersin ağacı (Amirte) meyvesi gibidir. Kur’an okumayan dinsiz ise, tadı acı ve kokusu olmayan Ebu Cehl karpuzu (Coloquinte) gibidir.”

Ebu Hüreyre’nin naklettiğine göre Hz. Muhammed: “Kim, Cuma günü, cinsî temasdan sonra (6) sabah erken gusul abdesti alır ve sonra çıkarsa Allah nazarında semiz bir deveyi birisine sadaka etmiş bir insanın sevabını kazanmış olur. Bu işi yapdıktan ikinci saatında çıkarsa bir öküz sadaka etmiş adamın durumuna nail olur. Üçüncü saatında çıkarsa boynuzlu bir koç hediye etmiş gibidir. Dördüncü saatında çıkanlar ise bir tavuk sadaka etmiş gibidir. Beşinci saatında çıkanlar ise bir yumurta vermiş hükmündedir.” (7)

İmam dua etmek için mihraba çıkdığı zaman melekler orada hazırdırlar. Selman-ı Farisi, (8) Peygamberin şöyle dediğini nakleder: “Her kim Cuma günü gusul abdesti alırsa, mümkün olduğu kadar temizlenmiş demekdir, evinde pudra olan veya kokusu olan kimse de onlardan sürmelidir. İki müminin arasında kalmaya mecbur olmadan, zamanında ibadetine gitmeli ve imamın okumasına kadar sükût etmelidir, bu gibiler iki Cuma arasında işlemiş oldukları bütün günahlardan afolunurlar.

Ebu Hüreyre’ye göre Hz. Muhammed: “Cuma günü geldiği zaman, Melekler camiin kapısında ayakda sıralanırlar, ilk gelenden itibaren sıra ile yazarlar, en evvel geleni semiz bir deve sadaka vermiş gibi kabul ederler. Sonra sırası ile öküz, sonra koç, sonra tavuk ve sonra bir yumurta sadaka vermiş olarak not edilir. Vakta ki; imam namaza kalkar, melekler defterleri kapatırlar ve Zikr-i İlâhiyi (9) dinlerler.”

İbni Abbas: “Peygamber namaza kalkdığı vakit şöyle derdi: “Ey Allahım, hamdü sena sana olsun. Gökleri, yeri ve onların gizlediği bütün her şeyi koruyan Sensin. Sana hamdü şükür Yarabbi. Sen hakkın ve hakikatin kendisisin. Senin vaadlarîn hakikatdır Sana ulaşmak bir haki-katdır; Senin kelâmın bir hakikatdır; Cennet bir hakikatdır; cehennem bir hakikatdır; Peygamberlerin bir hakikatdır; Hz. Muhammed bir hakikatdır; kıyamet bir hakikatdır. Ey Allahım ben Sana teslim oluyorum, Sana iman ediyorum, istinatgahım Sensin, pişmanlığımı sana karşı duyuyorum, senin sayende mücadele ediyorum, bütün bunların hakemi Sensin. Yapdıklarım ve yapacaklarım için, âlanen ve gizli yapdıklarım için beni af eyle. Beni ileriye götüren ve geride bırakan Sensin. Senden başka uluhiyet yokdur.”

Ebu Hüreyre şunu nakleder: “Resulullah kısa bir zaman için Kur’an okumakla tekbîr arasında sükûtu muhafaza ederdi. Ona: “Ya Resulallah! Kur’an okumakla tekbîr (10) getirdiğin zaman arasındaki sükût halinde ne söylüyorsun?” – İşte şunu söylüyorum: “Ey Allahım! Doğu ile batı arasındaki mesafeyi benim günahlarımla benim arama koy, beni günahlarımdan halas et, beyaz bir elbisenin lekelerden temizlendiği gibi beni de öyle pak et, Ey Allahım! Benim günahlarımı su, kar ve dolu ile yıka.” Enes’e göre Peygamber Kabe duvarında bir tükürük görünce çok üzüldü, üzüntüsü yüzünden belli oldu. Kalkdı, duvardaki lekeyi eli ile Bildi ve: “Biriniz namazını eda ettiği zaman Allah ile baş başadır. (Yâni Kabe ile kendi arasında bulunur.) Hiç biriniz Kıble istikametine tükürmemelidir. Eğer yapmak durumunda ise ya sol tarafına veya ayaklarının dibine tükürmelidir – Harmanisini aldı, bir kenarına tükürdü ve katlayarak: “îşte siz de böyle yapınız” dedi.

Ebu Hüreyre’ye göre Hz. Muhammed: “Namaz kıldığınız zaman önünüze tükürmeyiniz. Zira ibadetde bulunduğunuz müddetce Allah ile baş başasmız, sağ tarafınıza tükürmeyiniz, çünkü orada melekler vardır, sol tarafınıza veya ayağınızın altına veyahut başak bir rivayete göre, sol ayağınızın altına tükrünüz ve ayağınızla eziniz.”

Cabir bin Abdullah şu hikâyeyi nakleder (11) : “Resulullah bize Kur’an’ın âyetlerini öğrettiği gibi, her şeyin ilhamını da Allah’dan öğrenmemizi bize öğretiyordu ve: Vaktaki bir şey yapmayı düşünüyorsunuz, evvelâ Kur’an’ın emrettiği mutad rekâtlardan başka iki rekât namaz kılınız. (12). (13). Ey Allahım! Bana ilimden ihsan et, beni kudretinle kuvvetlendir, Senin sonsuz büyük rahmetine muhtacım.”

Sen her şeye kadirsin, ben ise hiç bir şeyim; sen her şeyi bilirsin, ben ise hiç bir şeyi; zira bütün sırlar sence malûmdur. Ey Allahım! Eğer bir işde benim varlığım ve kudretim bakımından bir hayır olduğunu görüyorsan, onu benim lehimde olmasına karar ver, onu bana kolaylaşdır ve bu işi bana hayırlı olması için yap. Eğer Sen bu iş benim dinim, hayatım ve kaderim bakımından beni üzecek bir şey doğuracaksa, onu benden, beni de ondan uzaklaşdır. Benim için hayırlar ihsan et ve bana o konuda huzur ver.” dedi ve: “Mümin işte bundan sonra işine başlamalıdır” diye ilâve etti.

Ebu Hüreyreye göre, Resulullah: “Allah her gece semanın dünyaya en yakın yerine iner ve orada gece yarısından sonrasına kadar kalır ve: Kim benden yardım dilerse, onu kabul ederim, benden ne isterse ona veririm, kim benden af talep ederse onu af ederim, der” dedi.

Ayşe Hz. Muhammed’e, gece namazını kılmadan evvel (14) uykuda olup olmadığını sordu. Hz. Muhammed: “Ey Ayşe, benim gözlerim kapalı, uykudadırlar; fakat kalbim hiç bir zaman uyumaz, diye cevap verdi.”

(1) Bu kayıtlar ile İslâmlığın yıldızlara tapman bir mezhebe dönmüş olmaktan kaçınmak gayesi güdüldüğü belli olmaktadır. Kur’an’da İbralrm bu dinî mefhumlara karşı koymakla kahraman olmuştur. Kaide şehri putların beşiği olmuştu. Güney Arabistan’da gök ilâhlarına tapmırlardı. Athar, Babillilerin Astarte ve İshtar ve (venüs yıldızı). Wadd – Ay (ilâhî üstünlük ve erkekliği simgeler. Arapçada kamer kelimesi erkek (müzekker)dir. Nakruh – Satürn yıldızı yahut Mars; (şems) güneş Arapçada dişi (müennes)dir. Ay’dan sonra ikinci sıraya geçer. Mekke’de ve kuzeyde güneş ilahesi (Al – Lât)a taparlardı. (Al – Uzzâ) kudretli sabah yıldızı olarak kabul edilmişti. Menat kader ilâhesidir. Bunların her üçü de Allah’ın kızlarıdı:. Kur’an bundan bahseder. Bunlara yabancı menşeli olan Habul (Moab’ dan alınmış olacak)’ı de ilâve etmek lâzımdır. Yıldızlara bağlı Nabateen mezhebinin bunda büyük tesir icra etmiş olduğu görülür. Kur’an Ball (Sure 37, 125) – Wadd, Suwâ, yaghûth, ya’ûk, nasr gibi Nuh ümmetinin putlarından bahseder. (S. 71, 23.). Vahy, bilhassa insanların yıldızlardan ne faydalar beklediklerini ve fakat herşeyin ancak Allah’dan geldiğini öğrenmek istemiştir.

(2) Şeytan (vasvâs – vesvese) vervese ayni zamanda bir telkin fikri, zihnî şüpheye düşürecek veyahut endişe doğuracak telkinlerde bulunma anlamına gelir, İbn al Cavzî’ye göre, talbis İblis’in (şeytanî görüntüler) eserinde şeytan insanı doğrudan doğruya kötülüğe itmez. Şeytan onu kendisinin istediği şeyin onun istediğinden daha iyi olduğunu söyleyerek onu kandırır, kötülüğe sürükler, iblis Adem’e secde etmeyi red ettikten sonra (S, 2, 34 – 7, II) Allah tarafından mahkûm edildi. Fakat Allah’dan kıyamet gününe kadar bir mühlet istedi ve bu mühlet de kendisine verildi, şeytan bu mühleti bir kere elde edince, bunu insanı iğfal etmek ve tek Allah’a ibadet fikrinden caydırmak için kullanmak (S. 2, 36) çabasına kapıldı: “Ey Allahım… Madem ki sen beni hataya sürükledin (Yahut bu hata yoluyla sen beni bu hale koydun) ben de insanlara dünyadaki (eşyayı) cilalayıp parlak göstereceğim. Evet, onlara böylece hata ve günah işleteceğim.” (S. 15, 39.) Allah İblis’e bir insana secde et, dedi. İblis de in-sanı Allah’a değil, yaratıklara tapsın diye iğfal edecektir. İblis, kötülük fikrinden ziyade bir kandırıcı ve bir iğfalcı (illusioniste)dır; asla bu dünyanın hâkimi değildir. İslâm dinine göre, İblis (iyilik) ve (kötülük) gibi ikiliği (dualisme) katiyetle red eder. (özellikle sonraları İran düalizmine karşı gelmek için.)

(Zerdüşt – Zoroastro tarafından kurulmuş olan ve o civarda yayılan bir dindir. İyilik ve kötülük olarak iki ilâhı vardır. Hürmüz – Işık, hayat, iyilik; Ahrimen kötülük ilâhıdır. Bunların ikisi arasında daima mücadele vardır. Ruhun ve kâinatın tarihî oluşu bu mücadeleden meydana gelir. binlerce sene sonra nihayet bu mücadeleden iyilik – Örmüş (Horus – Horoz – güneş, uyanmayı temsil eder) galip gelecektir. Müslümanlığın İran’a yayılması ile bu din imha edilmiş ve mensupları Hindistan’a kaçmışlardır). Mütercim.

(3) İslâm’da (mertebe) derece fikri çok mühimdir. Cennet kat kattır. Allah istediği kimseyi o mertebeye yükseltir ve mükâfatlar da bu mertebelere göre sıralanmıştır. (S. 2, 254 – 3, 163 – 4, 95, 96 – 6, 162 – 8, 4 – 9, 20 – 17, 21 – 76, 19 – 58, 12) Kur’an’in buna dair hükümleri hiyerarşik bir mahiyet arzeder.

(4) İmam’ın bir kaç manâsı vardır. Halife’nin sinonimi (muradifi) yerine kullanılır. Şii’lere göre, imam, ümmetin ilâhî ilhama mazhar olmuş başkanıdır. Buradaki imam’ın manâsı namazı idare eden demektir. Onun arkasında namaz kılanların hepsi onun söz ve hareketlerine uyarlar.

(5) Müminler kıbleye doğru bakmalıdırlar, bu Allah’ın emridir. “Biz senin gözlerinin göklere baktığını görüyoruz. Pekâlâ, biz senin keyfine göre mi bir kıble değişimi yapacağız. Kâbeye dön. (S. 2, 243) Bu âyet için iki türlü tefsir vardır. Kudüs kıblesini istemeyenler gözlerini göklere çevirirler ve oradan vahy gelip kıbleyi değiştirmesi için beklerler veyahut Kudüs ile kendileri arasında olduğu için Mekke’ye dönüp dua ederler. Medine’ye gelince, Mekke arkalarında kaldığı için ona dönerek ibadet etmek imkânsız oluyordu. Bu sebeple Allah âyet ile Kudüs’e teveccüh etmeyi men etti: “Doğu ve Batı Allah’a aittir. Gözlerinizi nereye çevirirseniz çeviriniz, O’ nun cemalini göreceksiniz.” (S. 2, 115). Sonraları bu âyet de değişti ve Mekke Kıble istikameti olarak tayin edildi. Söylenildiğine göre, Hz. Muhammed Mekke’nin İbrahim’in yeri olduğu için o da öyle istemişti.

(6) Büyük manâda kirlilik (cenabetlik) halinde alınan abdesttir ki, buna gusul derler. Namaz abdesti ise küçük anlamdaki (necaset) kirlenmeler içindir. Buna Arapça (udu’) denir. Gusul abdesti bütün vücudun yıkanmasıdır. Namaz abdesti ise, yüz, dirseklere kadar eller, baş ve ayakların yıkanmasıdır. Bu nizama riayet etmek zaruridir. Her iki abdestte niyet mutlaka şarttır.

(7) Bu iki müşterek değerli anlam Müslüman âlimler için çok ehemmiyet ar-zeder. Kanunî sadaka olan (zekât) ile (salât) arasındaki derin bir alâka olduğunu gösterir. Her ikisi de temizlenmedir. Biri namaz kılmak suretiyle Allah’ın huzurunda küçüklüğünü hissederek ruhun şahsî hislerden temizlenmesidir. Diğeri ise, servet fazlasının verilmesi suretiyle, dünya nimet ve servetlerine bağlılıktan kurtulmak suretiyle temizlenmektir. Kur’an, dinin iki ana temeli olan bu hareketlerden daima söz etmektedir.

(8) İran’lı olup, Peygamber’in sehabelerindendir. Evvelâ hristiyanlığa meyletmiş ve sonra Nasturî rahiplerinin başı olmuştur. Nasturî rahiplerinden birinin ona İbrahim’in dinini ihya edecek bir Peygamber’in geleceğini haber vermiş olması ve onun alâmetlerinin ne olacağını da söylemişti. Selman-ı Farisi hakikat yolculuğuna çıktığı zaman, bedevilerin ihanetine uğramış, esir olarak bir Yahudiye satılmış ve bu sebeple Medine’ye gelmiştir. Peygamberi, rahibin kendisine öğrettiği alâmetlerden tanır ve Müslüman olur. Sofisme’in kurucusu olmuştur. Şahsiyeti İslâm mistik dünyasında mühim bir rol oynamıştır.

(9) Meleklerin vazifelerinden bir tanesi de kâtipliktir. Kâtibûn (S. 82, 11). Bunlar defter-i amali tutarlar ve oraya insanların günah ve sevaplarını yazarlar. Allah’ın ismini anmak, Arapça zikirdir. Kur’an’daki bu mühim terim aynı zamanda Kur’an’ın vahyedilmiş olmasını da ifade eder. (S. 21, 50 – 38, 37 – 68, 52) sonra Kur’an’dan derlenmiş sureler namazın devamınca okunur, müteakiben mümin Kur’an’dan alınmış kısa ve müessir duaları sıdk ile okur ve Allah’a teveccüh eder. Zikir bu yol ile sofiler nezdinde mistik bir hale inkılâp eder. İnsan ne zaman zikre başlarsa, Allah da insana zikreder. Karşılıklı bu hal mistik Müslümanlarca mûtad bir şekilde tekrar edilmektedir, Kur’an metinleri de bunu teyit ettiği gibi bir hadis de bu durumu şöyle açıklamıştır: Müminler toplu olarak zikr halinde iken, Allah’ın rahmetinin onları sarmaması, meleklerin de onları etrafını çevrelememesi ve Allah’ın onların arasında kendisi ile beraber olanların isimlerini zikretmemiş olması, asla varid değildir. Meleklerin işittikleri zikr, insanların duaları ve Kur’an’dan okunan âyetler olabilir veyahut bu hadise göre, Allah’ın da onların ismi ile yaptığı zikr (Subh) onların Allah’a yapmış oldukları duaların karşılığıdır.”

(10) Tekbir, namaz arasında söylenilen (Allahu Ekber)dir.

(11) Peygamberin sehabelerindend’r. Bir çok eser sahibidir. Bunlardan bir tanesi Hac’ca, bilhassa Veda Hac’cına dairdir. (Peygamber’in son Hac’da vermiş olduğu (Veda Nutku.)

(12) Kur’an’a göre namaz, bir başlangıç, bir orta ve bir de son kısımlardan ibarettir. Başlangıç, namaza niyet edilmesi, tekbîr, Allahu Ekber getirmekle ihtirama duruş ve (Kıyam) ayakta durmadan teşekkül eder. Orta kısmı; kıraat, Kur’an’ın namaz sureleri okunur. Fatiha suresi.

Rukûu, el ayakları dizlere dayanacak şekilde eğilmesi; itidal, ellerin kaldırılması ile vücudun tekrar doğrulmasıdır. Bu arada (Allah kendi hakkındaki hamd ve şükürleri işitir, Süphane Rabfryel azim); sucût, secde; cülus, yarı diz çökme ve yarı oturulmuş durum, ikinci defa secde yapılır. Namazın üçüncü ve son kısmı ise, (Teşehhüt) imanın sağlanması hakkındaki okuma. (La ilahe illallah Muhammed’en Resulallah) – (Allah’dan başka Allah yoktur, Muhammed onun resulüdür.) Peygamber’e dua: (Esse-lâmü Aleyküm ve Rahmetullah) Allah’ın temennileri ve rahmeti onun üzerine olsun; (Teslimat Tehlîl) Selâmdan ibarettir: “Allah’ın rahmeti ve halâs sizinle olsun!” ve böylece namaz sona erer. Bir rekât namaz, namazın orta kısmından ibarettir. Bir namaz bir çok rekâtlardan teşekkül edip başlangıç kısmı ile son kısmı ihtiva eder ve orta kısmı her keresinde buna dahildir.

(13) Kur’an’daki beş vakit namazın rekâtları tespit edilmiştir. Bunlara ait bütün teferruatın hepsi Kur’an-ı Kerim’den alınmış olmayıp, ekserisi Peygamber’in hadislerine dayanır.

(14) İbni Ömer’e göre, bir adam gece namazı hakkında Hz. Muhammed’e sual sordu. Hz. Muhammed: “Gece namazı iki rekât kılınır. Eğer sabah namazı vakti geldiği endişesi varsa, o takdirde bir rekât kılar, bu kılınan tek rekât namaz sonra kılacağı namaza ilâve edilir; “Gece namazlarının sonunda bir rekât eda ediniz.”

SEÇİLMİŞ METİNLER

ALLAH TATBİKİ KOLAY BİR DİN EMREDİYOR
“Müslümanlık prensip olarak tatbiki kolay bir dindir. Kimse dinin emredilen bütün isteklerini kusursuz tatbik etmeye kalkmasın, yoksa ağır bir yüke tahammül etmeye mecbur kalır, netice itibariyle elden geleni yapmak kaydiyla mâkul bir ölçüde kalmak lâzımdır. Sabah, akşam ve bir az da gece vakti ibadetlerini kendinize yardımcı olarak biliniz. (54)

Ebu Hüreyre: “Bir arap camide işiyordu. Müminler ona mani olmak için üzerine yürüdüler. Fakat Peygamber onlara: Bırakın işesin, sonra üzerine bir kova su veya bir tas su dökersiniz. Sizin yegâne vazifeniz herşeyi kolay hale koymakdır; yoksa onları zorlaşdırmak değildir.” “Eğer sizlerden birine ibâdet ederken uyku basarsa, şöyle bir uzanmaya gitsin ve uykusu geçinceye kadar uyusun. Uyuklayarak ibadet eden ne yapmakda olduğunun farkında olmadığı için Allah’dan günahlarının affını istemek yerine belki bir musibet isteyebilir.”

Abdullah Bin Mes’ut: “Peygamber namazını kıldı, selâmı ifa ettik-den sonra ona sormak üzere yanına geldiler: “Ya Resulallah, namaz kıldığın zaman bir şey oldu mu?” Hz. Muhammed: “Ne sebeple olsun?” dedi. Çünkü şu şekilde ve böyle namaz kıldınız. Peygamber ayaklarını toparlayarak Kıble (55) istikametine döndü, iki defa secdeye yattı ve selâmla namazı bitirdi.” dedi.

Bize doğru döndüğü vakit: “Eğer namaz kıldığım esnada bir fevkalâdelik olduysa size haber verirdim. Fakat, ben de sizin gibi bir insanım, siz nasıl unutuyorsanız ben de unutuyorum. Eğer bir şey yapmam lâzım geldiğini unutuyorsam, onu bana hatırlatınız. Eğer içinizden birisi namaz konusunda bir şüphesi varsa, mümkün mertebe en doğru şeklini en kısa zamanda uygulamaya gayret sarfetsin ve namazını o şekilde kıldıktan sonra selâmını versin ve iki defa secdeye kapansın.”

Sizlerden biriniz namaz kıldığı esnada melekler hepinize dua ederler ve o yere herhangi bir kirlilik gelmez (56). Melekler: “Ey Allah’ım, onu afet, Ey Allah’ım ona merhamet et derler.” “Hava çok sıcak olduğu zaman ibadet etmek için havanın serinlemesini bekleyiniz, Zira fazla hararet, cehennemin sıcaklığının bir işaretidir.”

Ebu Katade naklediyor: (57) Bir gece peygamber ile seyahat ediyorduk. İçimizden birisi: “Ya Muhammed bize bir az dinlenmek imkânını vermez misin?” “Namaz zamanında uyumanızdan korkarım” dedi. Bunun üzerine Bilâl (58): “Ben sizi uyandırırım” dedi. Hepsi uyusular, Peygamber uyandı, bu esnada güneş bütünü ile doğmuş, ufkun üzerinde yükselmişdi. Hz. Muhammed: “Ey Bilâl diye seslendi. Senin bize söylediğin ne oldu?.” Bilâl: “Bana şimdiye kadar hiç böyle bir uyku gelmedi.” Hz. Muhammed: “Allah dilerse ruhlarımızı kabzeder, istediği zaman da onu bize iade eder.” Ey Bilâl kalk ve müminleri namaza davet et.” Hz. Muhammed, güneş ufkun üzerinde bütünü ile göründüğü zaman kalkdı, abdestini aldı ve namazını kıldı.

Ebu Katade: “Peygamber ile namaz kıldığımız esnada bir gürültü işittik. Namazı bitirince, Hz. Muhammed bu gürültüyü yapanlara onu ne için yapdıklarını sordu. Peygamber: “Bir daha böyle hareket etmeyiniz, namazda olduğunuz zaman sessiz ve sakin olmalısınız” dedi. Namazı beraber kılarken cemaatın kıldığı yerden devam ediniz, kılamadığınız kısmını sonra kendiniz tamamlarsınız.” dedi.

Resulullah: “Akşam yemeği hazırlandığı vakit, güneş batmadan, namazınızı kılmadan evvel yeyiniz. Yemeği bitirmek için de acele yemeyiniz.” dedi. İbn Mes’ut bir adamın şöyle dediğini anlatır: “Ah, ya Resulullah, sabah namazlarını öyle uzun sürdüren birisi var ki, bu sebepden dolayı onu eda edemiyorum” dedi. Ben hiç bir zaman ihtarlarında Resulullah’ın o günkü kadar hiddetlendiğini görmedim.” Bunun üzerine yüksek sesle, içinizde müminleri kaçırmak isteyen birisi var demek! Aranızda müminlere namaz kıldıracak kim olursa olsun, onu uzatmasın. Zira, müminler arasında zayıflar, yaşlılar veya meşguliyeti olanlar olabilir.”

Resulullah: “İçinizde birisi namaz kıldığı vakit namazı uzatmasın, bazı müminler zayıf, hasta veya yaşlı olabilirler. Eğer namazı yalnız kılıyorsa, onu istediği kadar uzatabilir.” Resulullah: “Tabiidir ki, namaza kalkdığım zaman, onu yavaş yavaş kılmayı arzu ederini. Fakat, bir çocuğun ağladığını işitsem namazı acele kılarım, çünkü bir ananın çocuğunu ağladığını işitmesinin ona ne kadar ıztırap verdiğini bilirim.”

Enes’e göre, Hz. Muhammed: “İşin zor tarafını değil, kolay tarafını tercih ediniz. İyi haberleri bildiriniz, sizi dinleyeleri ürkütücü haber vermekle onları korkutmayınız.”

İbni Mes’ut: “Hz. Muhammed, sıkılmış olmamızdan hoşlanmadığı için vaaz verdiği zamanlarda arada bir fasılalar verirdi.”

Abdullah bin Amr (59) şunu nakleder: “Taş (60) atıldığı zaman, Hz. Muhammedi müminler ile sohbet ederken görmüşdüm. Bir adam Ez. Muhammed’e: “Ya resulallah; Şeytanı taşlamadan evvel bir kurban kesdim.” O halde onu şimdi yap. Hiç bir günahı yokdur” dedi. Bir başkası: “Ya resulullah, ben de kurban kesmeden evvel başı tıraş ettim.” (61). Hz. Muhammed: “Şimdi kurban kes, hiç günahı yokdur.” Bundan sonra ona, şekle ait tatbikatda evvel mi veya sonra mı hususunda sorulan bütün suallere Hz. Muhammed: “Öyle yapın, bir günahı yokdur” diye cevap verirdi.

Seferlerinin bir tanesinde, Resulullah bir adamın etrafında bir çok kimselerin toplandığını ve onu güneşden koruduklarını görür ve ne olduğunu sorar: Oruçlu bir adam olduğunu söylerler. Peygamber bunun üzerine: “Seferde olan bir kimsenin oruç tutması doğru bir hareket değildir.” buyurdu. Hz. Ayşe, Peygamber’in bir defa gece yarısı sokağa çıkıp, mescide namaza gittiğini nakleder. Başkaları da onun gibi ayni ibâdeti yapdılar. Ertesi sabah müminler aralarında bu olayı görüşdüler ve bu kerre daha kalabalık bir halde peygamber ile beraber bu namazı eda ettiler. Daha ertesi sabah müminler bunu gene görüşdüler ve üçüncü gece mescide daha büyük kalabalık halinde geldiler. Dördüncü gece Peygamber onların aralarına girdi ve namazı beraber kıldılar; mescid ağzına kadar dolmuşdu. Fakat Peygamber sabah namazına kadar kaldı. Sabah namazını da kıldıktan sonra müminlere, iman hakkında bir konuşma yapdı ve sonra onlara: “Sizin burada olduğunuzu görüyorum. Fakat, bu namazın sizin için mecburi hale gelmesinden korkuyorum, zira bu namazı eda etmeniz mümkün değildir.”

îbni Abbas şunu rivayet eder: “Abdullah bin Amr’dan peygamberin kendisine şu sözleri tekrarladığını işittim: “Bana gece namaz kılmak için ayakda durmam ve gündüz oruç tutmam söylenmemiş miydi?” Abdullah: “Evet, işte ben de onu yapıyorum” diye cevap verdi. Hz. Muhammed: “Eğer sen böyle devam edersen, gözlerini perişan eder, vücudunu yorarsın, senin kendine ve çocuklarına karşı vazifelerin vardır. Orucu tutmalı ve orucu bozmalı; gece namazı için kalkmaldı ve ayni zamanda da uyumalıdır” buyurdu.

Peygamber: “Ey müminler; gücünüzden fazla yük yüklenmeyiniz Allah’ın size yardımcı olabilmesi için, çaba göstermesinden daha evvel, sizin gayret sarfederek yorulmanız lâzımdır. Allah’ın nazarında en hayırlı iş, onun devamlı, fakat kısa olmasıdır.”
(54) Muhammed’in yaptığı gece ibadetleri özellikle mistikler tarafından ele alınmış ve üzerinde düşünülmüştür. Buna Selât el leyi yani tahaccüt ismi verilmiştir. (S. 17, 79). Ne kadar süreceği hakkında (S. 73, 2, 4) “Uyanık olarak az bir zaman kalınız. Gecenin yarısı veya yarısından bir az veya bir az fazla.” “Davud’un ibâdeti böyle idi. Kur’an bir çok yerinde Allah’ın insana kuvvetinin dışında fazla yük yüklemek istemediğini hatırlatır. (S. 7, 42 – S. 6, 153 – S. 2, 286 – S. 33, 62 – S. 65, 7) Kellafa fiili “bir vazife yüklemek” demek olup bütün bu âyetlerde geçer, mükellef kelimesi (yükümlü) hukukçulara göre, hukuken sorumlu olup vazifeleri deruhte etmeye ehil anlamına gelir.

(55) Kıble namazın kılındığı istikamettir. Evvelce ibâdet Kudüs istikametine dönük idi. Müminler sonra Allah’dan Mekke istikametine dönmeleri emrini aldılar. Mihrap, camide bu istikameti gösteren, tanzim edilmiş bir mahaldir.

(56) Mümin abdest almakla (necaset) temizlenir. Yellenmek gibi bazı şeyler abdestin bozulmasına sebep olurlar. Peygamber: “Namaz, büyük bir gürültü duymadan ve pis bir koku duymadan bozulmaz.”

(57) Ebu Katade el Ensarî: Hicretten sonra askerî harekâtta rol almış, Peygamber’in yakınıdır.

(58) Bilâl Habeşî bir köle olup, ilk ezanı okuyan kimsedir.

(59) Abdullah bin Amr. Sünnetleri iyi bilmekle tanınmıştır. Babası Hz. Muhammed’in en değerli elçilerindendi ve Hz. Muhammed’in hayatı hakkında bir çok bilgilere sahipti.

(60) Bu, Hac’cın şartlarından biridir. Zilhicce’nin onuncu günü Hac ayıdır. Müminler Minâ vadisinde bulunan Camrat el’Akaba’ya yedi küçük taş atarlar. Üç Camrat vardır. En büyüğü ve ortancası kaba bir sütun ile, en küçüğü de bir duvar ile tespit edilmiştir. Bunlar taş yığınları halindedirler. Müslümanların rivayetlerine göre, şeytan ibrahim’e burada görünmüş ve Allah’ın sevgilisi (Habibi) onu orada taşlamıştır. Bu olaya recm, taşlama denir ve şeytana (Râcim), taşlanmış denmiştir, bu merasimde Hac tihama erer.

(61) Sünnet gereğince, (recm) taşlamadan sonra kurbanlar kesilir. Kurban Bayramı: El’id el Kebîr. Sonra başlar traş edilir ve ihramdan çıkılır. İhrâm Hac müddetince giyilen beyaz bir giysidir.

Tercüme Eden: Burhanettin SEMİ

Bu Yazıyı Okudun mu?

Sahih “Sayılan” Bazı Rivayetler Kur’an’ın Korunmuşluğuna Gölge Düşürüyor…!

Bu yazıyı okuduktan sonra lütfen Sahih denilen bazı hadislerin Kur’an için neler dediğine bakın ve …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kutucuğa Uygun Değeri Giriniz! *Captcha loading...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.