Mu Medeniyeti

Tarih, geçmişin olaylarını eldeki kaynak sayılan malzeme ve dokümanları kronolojik sırayla tutarlılıkla irdeleyerek inceleyen, neticelerini, neden ve niçinleri ile ortaya koymaya, açıklamaya çalışan bilim dalıdır. Tarihçi, topladığı bilgi ve belgeleri eksik dahi olsalar bir pazılın parçaları gibi akıl yürütme yolu ile birleştiren, yeniden kurgulayan kişidir. Bütün bu çalışmaları yaparken, arkeoloji, bibliyoğrafya, kronoloji, paleografi, mühürbilim, yazıtbilim, soybilim, antropoloji, sosyoloji ve ekonomiden faydalanır.

19. yüzyılda gerçekleşen bilimsel, belgesel tarihçilik devrimine rağmen, bir tarihçi ne kadar titiz olursa olsun içinde yaşadığı toplumun parçasıdır. Bu da geçmişi algılayışını belirleyen belki de en önemli faktördür. Bilgi ve belgeleri seçmesinde, konuyu tanımlamasında, vardığı neticede hep parçası olduğu toplumun izlerini ÖZ BENİNde taşır, taşıyabilir. Belki de bu, tarihi TEK YORUM, TEK SENTEZ dayatmacılığından koruyan ve tarihçileri doğruyu bulmaya yönelten bilimsel evrensel bir emniyet sübabıdır. Hangi konumda olursa olsun İNSANIN / İNSANLARIN doğup büyüdüğü, geçmişten geleceğe bağlandıkları topraklarının, belki de şuuraltındaki meşru müdafaalarıdır. Bu bakımdan tarihçi bütün teknolojik gelişmelere rağmen SÜBJEKTİFTİR. Bu yazının sahibi tarihçi, antropolog, arkeolog değildir. BİR İNSAN olarak önce kendi ÖZ BENİni geliştirmek arzusu ile okumaya, öğrenmeye önem vermektedir.

Burada anlatılanların hayal mahsulü olduğunu düşünenler olabilir. Yazının sonuna konacak kaynakçalara bakıldığında, OKUYUCU merak eder kaynaklara başvurur, olayları kendince irdelerse hayal ile gerçeğin ne kadar ince bir çizgide seyrettiğini hissedecektir. Daha da önemlisi ATATÜRK’Ü, ONUN BİTTİ DENİLEN BİR İMPARATORLUKtan NASIL BİR HALK, BİR MİLLET YARATTIĞINI yalnız ASKERİ DEHASI ile değil, aslında bir an denebilecek zaman aralıklarında GELECEK için, BİZLER için araştırıp sentezlediği belgelerde, ANITKABİR’de bulabilecektir. Tabiidir ki nihai yorum ve sentez her bir okuyucunun BENİNde kendince özümsenecek, şekillenecektir.

Dünyaya gözümüzü açtığımız andan kısa bir süre sonra algılamayabaşladığımız ilk seslerle birlikte, hani kendimizi en güvende hissettiğimizde uyumaya çalışırken anlatılan geçmiş zaman hikayeleri var ya…

Bir zamanlar Pasifik Okyanusunda, Amerika ile Asya arasında, merkezi ekvatorun biraz güneyinde MU ülkesi denen bir kıtanın varlığından bahseder kitaplar. Ama bu bir geçmiş zaman hikayesi değildir. Bu, İNSAN denilen üstün varlığın yeryüzünde gelişerek devam edecek sonu bilinmez hikayesinin başladığı yerdir!Her şey İngiliz araştırmacı Colonel James Churcward’ın (İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay) görevli olarak gittiği Hindistan ve Tibet’te 1880 yılında başladı. Günümüzde evrim kuralları, mühürbilim ve arkeoloji bilimlerine büyük katkılar sağlayan araştırmalarında Churcward eski dinlerin kökenleri ile ilgili çalışmalar yaparken, 1883 yılında Batı Tibet’te bulunan bir manastırda manastırın Baş rahibi RISHI ile tanıştı. Burada günümüzden yaklaşık 15.000 yıl önce yazıldıkları ispat edilen taş tabletlerin varlığını öğrenen Churcward, NAACAL TABLETLERİ olarak adlandırılan bu tabletleri çözümleyebilmek amacı ile manastırda Rishi’nin yanında iki yıl kaldı. Bu süre içerisinde çeşitli sembollerden ve şekillerden oluşan, eski ve ölü bir dil olan Naacal dilini Rishi’den öğrenen ve tabletleri çözümleyen bilim adamı dünyanın çeşitli bölgelerinde, Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da, Mısır’da, Avusturalya’da, Güney Pasifik adalarının nerdeyse tamamında Orta Asya ve Sibirya’da 50 yıl sürecek araştırmaların kıyısında olduğunu bilebilir miydi?

Şimdi biraz başa dönelim ve baş rahip Rishi’nin binlerce yıldan beri gizli kalmış bu tabletleri neden Churcward’e gösterdiğini, daha ileri giderek çözümlenebilmeleri için gerekli olan Naacal dilini niçin öğrettiğini düşünelim. Bu konuda ispatlanmış kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak tabletler çözümlendiğinde 15.000 yıl önce yazılmış bu tabletlerin Hindistan’a MU kıtasından Naacal rahipleri tarafından getirildiği ortaya çıkıyordu. Bunlara Naacal Kardeşlik örgütü de denmekteydi. Naacal’lar hem bilim adamı hem rahiptiler ve Mu ülkesinde yönetici konumdaydılar. Mensubu oldukları ilk TEK TANRIlı dini (belkide şimdilik kaydıyla) hem kendi kıtalarında, hem kolonilerde yaşayan insanlara daha rahat anlatabilmek amacı ile bu semboller dilini kullanıyorlardı. Bu dilin ezoterik, manalarını ise yalnızca imparator ve kendileri biliyorlardı.

Ezoterizmin Osmanlıca karşılığı batınilik, Türkçesi içsel, içyüz anlamındadır. Ezoterizmin zıddı olan sisteme ise egzoterizm denir. Osmanlıca karşılığı harici, Türkçesi dışsaldır. Ezoterik bilgi herkese verilmeyen, açıklanmayan, belli eğitimlerden geçerek o bilgiyi almaya hak kazanan insanlara verilen bilgilerdir. Bu bilgilere ulaşabilmek için insan önce egzoterik bilgileri öğrenmekle başlar ve çabalarıyla zaman içinde ezoterik bilgileri almaya hak kazanabilir.

Ezoterik bilgiler genelde yazılı olmayabilirler ve bir öğreten, yol gösteren tarafından sembollerle, belirli bir sistemle öğrenciye verilir öğretilirler. Buna inisiasyon denir. Bu kavram örneğin Şaman-Türk geleneklerinde el vermek deyiminde manasını bulur. Çağlar içerisinde Mu’dan başlayarak sırasıyla Atlantis, Uygurlar, Maya, Tibet, Hermes-Mısır, Hint uygarlığı, Rama, Babil, Pisagor, Saabilik, Eflatun, Yesevilik, Yeni Platonculuk, Kabbala, Ahilik, Mevlana, (ve diğer batıni ekollerin) kaynağında ezoterizm ve ezoterik bilgiler yatar. Churcward Naacal tabletlerini çözümlediğinde ilk olarak Pasifik okyanusunda Asya ile Amerika arasında büyük bir kıtanın varlığını ortaya çıkardı. Bu kıta günümüzden yaklaşık 200.000 yıl önce üzerinde belki de ilk insanı barındırmaya başlamıştı. Kıtanın toprakları o kadar geniş ve bereketli, hava o kadar ılıman ve güzeldi ki her şey hızla çoğaldı. Yıllar çağları, çağlar bin yılları kovaladı ahenk ve güzellikler içerisinde. Günümüzden 70.000 yıl önce Mu kıtası yaklaşık 60.000.000’dan fazla insanı barındıran dev boyutta bir kıta olmuştu, hayvanı, bitkisi aynı zamanda teknolojisi ile. İlk kolonileşme yeni yerler arama dürtüsü bu yıllara rastlar. Bu hareketlenmenin sonunda batı ve doğu yönünde iki göç yolu,iki büyük koloni ortaya çıkar. Churcward’ü toplam 50 yıl süren bu araştırmalarında hiçbir şey arkeolog William Niven’in 1921-1923 yıllarında Meksika’da ortaya çıkardığı tabletler kadar etkilemez ve gerçeğe yaklaştırmaz. Niven, Meksika’da eski çağlara ait çok fazla tablet bulmuştu. Bütün bunların çözümlemesi Naacal lisanı ile yazıldıkları için ancak Churcward tarafından yapılabildi. Böylece Mu kıtası, göç yolları ve batışı hakkındaki bilgiler bütünün eksiklerini tamamlayarak, bilimin hizmetine sunulabildi. James Churchward, Willam Niven’i günümüz bilimlerine, kendisine ışık tutan, katkıda bulunan çalışmalarından dolayı sevgi ve saygı ile anmaktadır. Belki de Niven’in buluşları olmasa Churcward çalışmalarını bu kadar ileri götüremeyecekti.

Mu kıtasından çıkan, kıtaya göre batıya giden bir göç yolu Uygur İmparatorluğunu ortaya çıkarmıştır. İmparatorluk Asya ile Avrupa nın çok büyük bir bölümünü kapsamakta idi ve Mu’nun en büyük kolonisi idi. Uygur imparatorluğunun sınırları zaman içerisinde Avrupa üzerinden Atlantik kıyılarına kadar ulaştı. İÖ.1000’li yıllardaki Çin belgeleri Uygur’ların 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduğunu söyler.

İkinci göç yolu kıta ya göre doğuya giden, Meksika’nın güneydoğusundan Atlantis kıtasına geçen yoldur. Atlantis-Uygur’la birlikte ikincil, ilk anakaradır. Mu’dan çıkan doğu koloni yolları Atlantis’ten sonra Atlantik Okyanusu’nu geçerek Akdeniz’e ulaşmış ve burada bugünkü Fas, Tunus, Cezayir, Yunanistan ve Mısır’a kollar vererek Anadolu’ya ulaşmıştır. Mu kıtası günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce yaşanan depremler ve volkanik patlamalarla suların derinliklerine gömülmüş, yok olmuştur. Churcward’ün derlemiş olduğu haritalar incelendiğinde çağlar boyu medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’nun hem Uygur İmparatorluğu hem de Atlantis üzerinden gelen göç yollarının adeta bir harman yeri olduğunu görüyoruz. Bu da aslında Anadolu, Sümer, Babil, Asur, Grek uygarlık etkileşimlerinden çok daha önceleri tarihin derinliklerinde Mu, Uygur, Atlantis, Anadolu uygarlık etkileşimleri olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Bu gerçeği teyit eden bir başka buluş ise Prof. Ralph Solecki nin 1957 yılında ortaya çıkardığı buluntulardır. Solecki Toros dağlarından başlayan, Ağrı Dağı’na doğru devam eden buradan güneydoğuya Zagros Dağları’na (Irak, İran sınırı) inen, buradan da güneybatıya Suriye, Lübnan’a doğru bir kavis çizen dağlık arazilerde (Solecki buna uygarlık kavisi demektedir) Şanidar mağarasında 44.000 yıl öncesine ait 9 iskeletle birlikte, modern insana ait kanıtlar bulmuştur. Solecki’nin ifadesine göre bu kaviste günümüzden 13.000 – 100.000 yıl öncesine ait daha çok sayıda mağara gün ışığına çıkarılmayı beklemektedir. Onbinlerce yıldan beri bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış ANTAKYA’nın geçmişinin genelde ve haklı olarak İÖ.333 yılında Pers hükümdarı Darius’u İssos savaşında mağlup eden İskender’in bu toprakları tanıması ile başladığı zannedilir. Bu daha önceki bin, on bin yıllara ait araştırmaların, buluntuların araştırmayı yapanların çalışmalarını ve neticelerini yeterince tanıtamamalarından veya bütün bunların dar bir çerçevede, çevrede kalmasından kaynaklanmaktadır. Bunun ötesinde yapılan bu çalışmalara, araştırmalara verilen lokal ve genel destekler, olayların ciddiye alınıp algılanması da moralite yönünden araştırmacıların cesaretlenmesinde ve genel paylaşımlarında pozitif bir rol oynayacaktır.

Antakya’nın çok eski geçmişi ile ilgili ilk araştırma AMIK KAZILARI PROJELERİ kapsamında, Tell Tayinat, Tell Al-Judaidah, Chatal Höyük gibi uluslar arası arkeolojik tanımlamalar çerçevesinde “Oriental Institute’s Syrian Expedition” tarafından 1932-1938 tarihleri arasında yapılmıştır. İkinci araştırma Sir.Leonard Charles Woolley tarafından önce 1937-1939 sonra 1946-1949 yılları arasında Tell Atchana’da yapılmıştır. Woolley ve daha önce bu araştırmalara ve kazılara konu olan çağlar İÖ.1400-1800, günümüzden yaklaşık 3400 – 3800 yıllar arasındaki dönemleri kapsamaktadır. Woolley bu çalışmalarından önce 1907-1911 yılları arasında Mısır’ın güneyinde ve Sudan’ın kuzeyinde araştırmalar, kazılar yapmıştır. Woolley bu araştırmasından sonra 1922 yılında British Museum, University of Pensilvanya ortak çalışma grubunun genel yöneticisi olarak Ur’daki (modern Irak) bir araştırmaya da başkanlık etmiştir. Buradaki araştırma konusu günümüzden 6000-2400 yıl öncesinin bulgularının tespit edilmeye çalışılmasıdır. Bu iki araştırmadan sonra bir bağlantı olarak günümüzden yaklaşık 3400-3800 yıl önceyi gün ışığına çıkaran Tell Atchana çalışmaları (yeni ANTAKYA HİKAYESİ) o dönem için bir tesadüf mü acaba? Bir de bunun Mısır, Irak yaklaşımlarını düşünürsek?…
Hatırlamaya çalışalım!
Mu’dan başlayan, Atlantis’ten gelen göç yolları haritasındaki yerleşimlerden en önemlilerinden birisi MISIR’dı… ve nihai varış noktalarından bir diğeri ANTAKYA değil miydi?
Solecki’nin ifade ettiği gibi, Ur “geçmiş uygarlık yarı kavisi”nin Doğu’daki ev sahiplerinden biri ise gelen ziyaretçileri karşılayan Antakya olamaz mı?
Şimdi çok daha yakın çağlara gelelim.
İskender’i İÖ. 333 yılında bu topraklara bağlayan anımsanan, bir cümle ile hatırlayalım. “TOPRAKLAR ÖYLE BEREKETLİ, SULAR ÖYLE BERRAKTI Kİ GİDERKEN BU DEFA ARKASINA BAKTI KOCA İSKENDER. SUYUNDAN İÇTİĞİ PINAR ANNESİNİN SÜTÜ KADAR TATLI GELDİ ONA. OLİMPİAS OLSUN ADI, ANNEMİNKİ GİBİ.” dedi ve gitti ……..
Mu’dan ayrılan insanların da aynı hislerle arkalarına bakmadıklarını kim bilebilir?
Zaman akmaya devam etti ……..
İÖ.100’lü yıllarda Roma’dan sonra, kültürü, sanatı, ticareti ve zenginliği ile doğu ve batının her bakımdan buluştuğu bir sentez başkenti idi Antakya.
Samandağ’da (Seleucia Pieria) deniz hep gönlünce hep coşkuyla gelir kıyılara çağlardan beri… diğer açık AKDENİZ limanları gibi. Tarih bu limanlara varabilmek için bir noktanın kerteriz alınması gerektiğini söyler. Açık havalarda Kıbrıs’ın en kuzey ucundan Zafer limanından bakıldığında Kel Dağ (Cebel Akra), çoğu zaman Kel Dağ’dan bakıldığında Zafer Limanı görünür.

Acaba ilk gezginler yeni anakaraya varmak için yollarını nasıl buldular?…
Günümüzde 1995’li yıllarda Chicago Üniversitesi, Oriental Institute’nin yeniden başlattığı bir çalışma var ANTAKYA’da. Adı AMIK VADİSİ PROJESİ. Araştırılan zaman günümüzden 6.000 yılın daha öncesi. Projenin başında tanıdık bir isim… Chicago Üniversitesi görevlisi Prof. K. Aslıhan Yener başkanlığında Tony Wilkinson ve diğer değerli bilim insanları. Mustafa Kemal Üniversitesi ve Antakya müzesinden değerli öğretim görevlileri ve araştırmacıları. Bu destek gören ve bütün dünyada ilgiyle izlenen uluslararası ortak bir çalışma.

Bu yazı bundan 3-5 sene sonra yazılsaydı araştırılan dönem günümüzden 6.000 yıl öncesi yerine 10.000 yıl veya daha öncesi olmayacak mıydı?
ATATÜRK
Yıl 1930’dan 2 kısa zaman sonra 1932’de (Türk Tarih Kurumu’nun Atatürk tarafından kurulması 1930) gelişen araştırmalar çerçevesinde; İlkel Diller Uzmanı, değerli bilim adamı, emekli general Tahsin MAYATEPEK derinleşen fikri sohbetlerinin birinde ATATÜRK’e Maya dili ile Türk dili arasındaki benzeşmelerden bahseder. (Türkçe de “tepe” sözcüğünün karşılığı Maya dilinde “tepek”tir.) Mayatepek buna benzer kelime ve deyim benzerliklerinin 100’den fazla olduğundan söz eder. Bu fikri diyalogtan etkilenen ATATÜRK konuyu daha fazla araştırması için o yıllarda Tahsin Mayatepek’i Meksika’ya elçi olarak tayin eder. Meksika daki araştırmalarında Türk ve Maya dillerinin benzerlikleri konusunda çalışmalar yaparken William Niven’le tanışan Tahsin bey, hem Niven’in tabletlerini inceleme fırsatını elde eder, hem de Churhward’ın 50 senedir üzerinde çalışıp bitirdiği MU medeniyeti ile ilgili eserin varlığını öğrenir. Bu gelişmelerin düzenli olarak ATATÜRK’E aktarılması sonucu, Churcward kitabının ilk nüshası getirtilir ve yaklaşık 40-50 kişilik bilim adamından oluşturulan grup tarafından incelenir. ATATÜRK Türk dili ve sembolleri ile Niven’in bulduğu Naacal tabletleri, Maya dili ve sembolleri ve Churcward kitapları üzerinde yapılan çalışmalara bizzat nezaret eder. Kendi kayıtlarını tutar. 1960 lı yılların sonlarına kadar Türk Dil Kurumun da saklanan bu kitaplar daha sonra ANITKABİR arşivine devredilmiştir. Bu gün orijinal baskıları ve Türkçe tercümeleri ATATÜRK’ÜN tuttuğu notlarla birlikte ANITKABİR’de saklanmaktadır.
SON SÖZ
ATATÜRK’ü yaptığı işlerle tanımak güçtür; yaşadığı hayat ve düşündüğü şeylerin maddi ölçülere sığmayan yüksek felsefesi ile tanımalıyız. O, gittikçe farkına varılan derin bir psikolog, fikirleri istediği kalıba döken bir mantıkçı, dünyaya yol gösteren bir terbiyeci ve nihayet filozofların düşündüğü BÜYÜK İNSAN MODELİDİR!

Biz bu Modeli mütevazı akıl teleskopumuzun objektifinde iyi seyretmeli ve hazmetmeye çalışmalıyız.

BU YAZIYI NEDEN YAZDIM ?
Çok basit! Globalleşen dünyamızda üzerinde yaşadığımız topraklar derinliklerinde öyle gizemler taşıyorlar ki; en mütevazı bir ifade ile turizmi yalnız deniz, kum ve güneş olarak görmediğimiz zaman; …

topraklarımızı yalnız bizi doyuran ama üzerinde gezindiğimiz cansız bir meta olarak düşünmediğimiz, aslında uzun geçmişten geleceğe, kültürlerin ve kültürümüzün kaynağı olarak hissedip anladığımız zaman, inanıyorum ki her şey hakikaten çok daha güzel olacak.

KAYNAKÇA
1. The Children Of Mu; James Churchward. (Ercan Arısoy, Ege Meta Yayınları)
2. The Last Continent Of Mu; James Churchward. (Rengin Ekiz, Ege Meta Yayınları)
3. The Sacred Symbols Of Mu; James Churchward. (Rengin Ekiz, Ege Meta Yayınları)
4. İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler Dinlerin Gizli Tarihi Rama – Krişna – Hermes – Musa – Orfe; Edouard Schure. (Yavuz Keskin, Ruh Madde Yayınları)

5. 12th Planet; Zecharia Sitchin. (Yasemin Tokatlı, Ruh Madde Yayınları)
6. Atatürk’ün Hayat Felsefesi; Mesud Fani.
7. İlk Çağ ve Orta Çağ Felsefe Tarihi; Ernst von Aster. (Uyarlayan Vural Okur, İm Yayınları)
8. Amuq Valley Projects; Chicago Universitesi.
9. “Doğunun Kraliçesi Antakya” belgeseli; Medya B.
Baki Bilgili
MU & MARMARA (Sayın Haluk Çağın’a gönülden teşekkürlerimizle,)
Ezoterik kaynaklara göre İnsanoğlunun ana vatanı (dünyanın en eski yerleşim merkezi), din, mitoloji, efsane, destan ve sembollerin doğduğu yer “MU kıtası”dır. Yine aynı kaynaklara göre, bu kıta yaklaşık 70.000 yıl önce üzerinde yaşayan 64. milyon insanla birlikte sulara gömülerek yok olmuştur. Yani MU kıtası hakkında anlatılanlar tamamen soyut bilgilerdir ve bu bilgileri kanıtlayabilecek hiçbir bulgu veya belge mevcut değilken bazı araştırmacı bilim adamları dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunmuş olan tabletlerdeki yazı ve sembollerin ezoterik bilgileri kanıtlar nitelikte olduğunu ileri sürmektedirler. Henüz sembolleri dahi tam okuyamayan bu sözde bilim adamlarının yaklaşık 5 bin yıl önce yazılmış tabletlerdeki bilgilere dayanarak 70. bin yıl önceki bir uygarlığın varlığını savunmaya kalkışırlarken bu tabletlerin de ezoterik bilgilere dayanarak yazılmış olabileceğinden nedense hiç bahsetmiyorlar (5 bin yıl önce yazılmış olduğu saptanan bir tablette, 70 bin yıl öncesi anlatılıyorsa, o tabletin de ezoterik bilgilere dayanılarak yazılmış olduğunu anlamamak mümkün değildir).

Ayrıca, MU kıtasından söz eden naacal tabletlerinin Sümerler tarafından yazıldığını ileri süren bilim adamlarının ellerinde ne Sümerlerin Mezopatomya’daki varlığını kanıtlayacak bir kalıntı, ne de Sümerlerle ilgili somut bir belge mevcut değildir.

Kısacası; 70. bin yıl önce yok olan bir yerin varlığını 3-5 bin yıl önce yazılmış olan tabletlerle kanıtlamaya çalışan bazı araştırmacı bilim adamları, henüz sembolizmi okumayı öğrenmeden, ezoterik anlatıların üzerindeki örtünün nasıl kaldırılacağını bilmeden dünyanın çeşitli yerlerinde gizemli MU kıtasını boş yere aramış, ileri sürdükleri teorilerle rant sağlamaya çalışmışlardır.

Hiç kimse ortaya çıkıp da ezoterik olarak anlatılmış herhangi bir olayın kanıtının bulunduğunu iddia etmesin. Çünkü dünyadaki müzelerin hiçbirinde insanoğlunun yazılı tarihe geçtiği dönem öncesine (yaklaşık 4.000. yıl) ait din, tarih, mitoloji, efsane veya destanlarla ilgili ne bir belge ne de orijinal bir kalıntı vardır. Örneğin:

– Mu, Atlantis, eski Babil, İlk Kudüs, İlk Mekke ve daha yüzlerce kayıp yerden hangisi bulunabildi?

– İlk Kabe (eski kıble), Hz. Musa’nın Ahit sandığı, Hz. Süleyman’ın tapınağı, Nuh’un Gemisi, Ağlama duvarı, Hz.İbrahim’in kırmayıp, insanlara delil olarak bıraktığı put ve diğer kutsal emanetler nerede?

– Nerede o ballandıra ballandıra anlatılan muhteşem hazineler?

– Nerede dünyaca ünlü İskenderiye kütüphanesi?

Ne bu yerler ne de kutsal emanetler kayıptır (bana göre). Bunların tümü ilahi plan gereği dünyamız üzerinde kurulmuş olan küçük bir dünyada (sembolik dünya) mevcuttur ve sadece geçici bir süre için insanlardan gizlenmiştir. Bütün mecazi anlatımların (din, tarih, mitoloji, efsane ve destanların) kökeni işte bu küçük dünyadır.

Bu küçük dünyada sergilenen resim, yazı ve şekillerin tamamı insan gözünün algılayamayacağı bir şekilde (devingen serapis olarak) doğaya işlendiğinden onları sadece uzman inisiyeciler görebilmekte, ancak gördüklerini üstü örtülü olarak anlattıkları için anlatılanlar anlaşılamamaktadır (bir süre daha anlaşılamayacaktır). Çünkü Gayb alemi’nin nasıl bir yer olduğunu anlamak için önce “Serapis” sözcüğünü gerçek anlamını bilmek gerekir ne yazık ki bu henüz bilinmiyor. Örneğin:

Ünlü araştırmacı yazar E.V. Daniken dahi serapis kelimesinin gerçek anlamını bilmemektedir. E.V. Daniken, “Sfenks’in Gözleri” isimli kitabında yerlerde sürünen bir heykelin öyküsünü şöyle anlatıyor:

“Çok garip: Ptolemaios sülalesinden ilk kral (İ.Ö. 304-284), bir yerlerde pislik içinde sürünen ağır bir heykeli İskenderiye’ye taşıtmıştı. Bunun neyi betimlediğini ise kimse bilmiyordu. Orada hazır bulunanlar içinde yalnız Rahip Maneto kralını aydınlatabilirdi. Maneto’ya göre, esrarengiz figür bir serapis’dir (serapis, tanrısal boğanın Yunanca adı).

Plütark tarafından aktarılan bu olaydan ilginç bir sonuç çıkarılabilir. Kralla bütün maiyetı buradaydı. Bir boğa heykelini bile tanıyamayacak durumdaydılar. Niçin mi? Heykel “Olağanüstü bir yaratığı” betimlediği için. Bunu açıklayabilecek tek kişi Rahip Maneto’ydu.”

E.V.Daniken’in sözünü ettiği olay da ezotorik bir anlatıya dayanmaktadır ve açıklaması aşağıdaki gibidir.

Doğa üzerine gözü aldatacak şekilde belli belirsiz yapılmış değişken resim ve şekillere serapis, serapis’lerin bulunduğu yere de “Gayb Alemi” denilmiştir. Mana alemi olarak da anılan bu yer aynı zamanda “Akaşik kayıtlar”ın da bulunduğu yerdir ve ancak bakmasını bilen insanlar tarafından görülebilir. Gayb aleminin bu özelliğini bilmeyen biri (ki, o dünyanın en iyi uzmanı da olsa) bu aleme senelerce baksa, yine de hiç bir şey fark edemez (E.V. Daniken’in sözünü ettiği kral ve maiyeti gibi), fark etse de gördüğünün gerçekten var olup olmadığını anlayamaz. Çünkü bu alemde hiç bir şey tam olarak görülemez, görülse de ispat edilemez.

Çünkü, bu alemde serapis gören biri, hayal görüp görmediğini anlamak için mutlaka o cismi yakından görmek isteyecek, cisme yaklaşmaya başladığında önce onun büyüyerek dağılmaya başladığını, yanına vardığında ise tamamen yok olup, taş toprak yığınına dönüştüğü görecek ve hayal gördüğünü sanacaktır (çöl sahnelerinde sık sık işlenen bu tema ile insanlara bazı şeyler anlatılmaya çalışılmış ama kimse anlamamış).

İşte bu sebeplerden ötürü, “O’ ahrette cihetlerden, mekandan Münezzeh olarak görülebilir, fakat tam anlaşılmaz, anlaşılamayacağı için de tamamen görülmüş olamaz,” denmiştir. E.V. Daniken’in sözünü ettiği heykel işte böyle bir serapis heykeldir ve ancak “açık” olanlar görebilir (Rahip Maneto gibi). O’nun nasıl görülebileceği Eski Ahit’te şöyle anlatılıyor:

“Çünkü kayaların doruğundan onu görüyorum: Ve tepelerden onu temaşa ediyorum.” (Kitabı Mukaddes. Bap 23/9,10)

“Onu Görüyorum, fakat şimdi değil: Ona bakıyorum, fakat yakın değil.” (Kitabı Mukaddes. Sayılar. Bap 16/16,17)

Demek ki O’nu görmek için önce O’nun bulunduğu yere, yani X dağına gitmek ve oradaki tepelerden uzaklara bakmak gerekiyor.

Homeros’un kahramanı Odysseus’un yaklaştıkça kaybolan vatanı İthaka da işte böyle bir yerdi, ne yazık ki yorumcular Odysseus’un gördüğü serapis’lerin ne olduğunu anlamadıkları için, olayı hayal görmek olarak yorumladıklarından bu anlatı üzerinde gereği kadar durulmamış, durulmadığı için de sembollerin üzerindeki sır perdesi aralanamamıştır.

Bir olayın resim, şekil ve sayılarla anlatılmasına sembolizm denildiği hemen hemen herkes tarafından bilinse de, sembolizmin gerçek vatanının neresi olduğu, hangi amaçlar doğrultusunda kullanıldığı henüz bilinmemektedir (seçilmiş kişiler haricinde). Çünkü ilk örnekler’in (semboller’in) gerçek yeri ve amacı insanlar istenilen düzeye gelene kadar (önceden belirlenmiş bir zaman için) kendilerinden gizlenmiş, onlardan gayb’e, yani görülemeyene inanmaları istenmiştir.

Elde ettiğim bilgi ve bulgulara göre, İlk semboller, maddi ve manevi dünyalara ait bilgileri insanoğluna öğretmek amacıyla, fakat onun bulamayacağı bir yerde ve göremeyeceği bir şekilde doğaya işlenerek meydana getirilmiştir (doğmuştur). Ve bu yer Marmara bölgesindedir. Bu yüzden batık MU kıtası’nın yeri Marmara Denizidir.

Mu kıtasının trans halinde çizilmiş olan haritasını (aşağıda) inceleyenler, onun Marmara denizinin tam bir kopyası olduğunu görebilirler. Mu’nun Pasifik okyanusuna çizilmesinin birçok nedeni olabilir. Örneğin: “MU” insanlardan gizlenmiş bir yerdi, belirlenen zamandan önce kesinlikle bulunmaması gerektiğinden Marmara’nın haritası MU adıyla Pasifik okyanusuna çizdirildi. Böylece MU’yu arayanlar onu gerçek yerinde (Marmara’da) değil, Pasifik okyanusunda boş yere arayacak, bulamayınca da bu yerin gerçekten batmış olduğuna inanacaklardı. Bu önlem sayesinde hem insanoğlunun ana vatanı bulunamayacak, hem de gerçeklerin ortaya çıkarılması için zemin hazırlanmış olacaktı. Istanbul üzerine anlatılan olayları ve kehanetleri dikkatle inceleme zahmetine katlananlar MU’nun Marmara’da olduğunu ima eden yüzlerce belki de binlerce ipucu bulabilirler (Bunları zaman zaman açıklamaya çalışacağım).

Şimdi hep beraber düşünelim.

– 70.000 yıl önce sayının ne olduğu henüz bilinmezken MU’da 64. milyon insan yaşadığı nasıl hesaplanmış olabilir?

– Acaba kadim inisiyeciler Mu kıtası olayıyla bizlere geçmişi değil de, gelecekte yaşanacakları mı dile getirmişlerdi, yani ezoterik bilgiler MU’nun battığını değil de, batacağını mı anlatıyor?

II BÖLÜM

MU, sembolik bir yer olduğundan Marmara denizi ile hiçbir ilgisi yoktur. Ekteki MU haritası ile bizlere MU’nun nerede battığı değil, nerede bulunduğu anlatılmakta, bu gizemli yerin aranıp bulunması istenmektedir. Bu yer bulunduğunda 70.000 yıl önce MU’da matematik ile geometrinin çoktan keşfedilmiş, dünyanın enlem ve boylamlarının hesaplanarak Kutsal dağın yamaçlarına kaybolmayacak bir şekilde kaydedilmiş olduğu görülecek, böylece İlahi Plan’ın bir halkası daha yerine oturtulmuş olacağından yeni bir dönem başlayacaktır. Bu dönem bazılarına göre “Kıyamet” bazılarına göre ise “Altın Çağın” başlangıç dönemi olacak, yani bu yeni dönemde insanlar tüm sırlara vakıf olacak, doğru ve yanlışlar ortaya çıkacaktır.

Kayıp kıta “MU”nun Marmara ile olan ilişkisini yaptıkları astral seyahatlerden bilen kahinler, dinlerin MU denilen yerde doğduğunu, yaratılışın bu kıtada başladığını, matematik geometri ve sembolizmin bu kıta da keşfedildiğini “İlk Kıble”nin ve daha birçok kayıp yerin yine bu kıtada olduğunu defalarca anlatmışlar ve hatta Marmara’yı ziyaret ederek “Dünyanın Merkezi” olarak adlandırılan yerdeki kutsal emanetleri aramışlar; bu gizemli yeri bulamayınca da, gelecekte Papalığın kalkacağını ya da yedi tepeli kente taşınacağını kehanetlerinde dile getirmişlerdir. Yedi tepeli kent, hem eski Roma’nın, hem İstanbul’un [Costantinepolis] sembolik dünyadaki adlarıdır. Bu yüzden bütün yollar (bilgiler) Roma’ya çıkar denilmiştir ve gerçekten de öyledir (Çünkü burada sözünü ettiğim Roma, İskenderiye Kütüphanesi gibi yakılarak yok edildiği ileri sürülen Roma kentidir).

Çünkü gerçeği araştıranlar hangi konuyla yola çıkarlarsa çıksınlar (din, mitoloji, efsane, destan, tarih vs. gibi), o yol onları sembolik dünyanın merkezindeki noktaya, yani İlk Kıble’ye götürmektedir. İlk Kıblenin sembolü, “ortasında nokta bulunan bir dairedir”. Daire dünya küresini, ortasındaki nokta ise dünyanın merkezini simgelemektedir. Bu amblem aynı zamanda sembolik dünyanın “Kuzey Kutbu”nu da simgelediğinden şöyle yorumlanmaktadır:

“Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü olarak kabul edilir. Zaman içinde bu nokta tek tanrı inancının simgesi olmuştur” (Necmettin Ersoy “Görünenden Görünmeyene sf. 75)

“Geçmişte Ejderha takımyıldızının gökkürenin kutup noktasında yer aldığını biliyoruz. Yıldız mabetlerinde, Ejderha en üst seviyedeki veya yönetici takımyıldız olsa gerekti.”

“Ejderhanın yedi anlamı vardır… Teslis’in ikinci şahsı, yani Oğul’dur; Sembolü de Ejderha takım yıldızıdır. Gökkubbede, değişmez olan Baba (yani Kutup, sabit bir nokta) ile değişken olan madde arasında yerleşik olan Ejderha, Kutuptan aldığı tesirleri maddeye aktarır. Ejderha’nın Yedi Yıldızı, İncil’in Vahiy bölümünde <Alfa ile Omega> nın elinde yer alan yedi yıldızdır. ‘Ejder’ deyimi, en dünyevi anlamıyla, Bilgelere atfen kullanılırdı. Poseidon bir Ejder’dir; İyi ve Mükemmel bir yılandır.” (Bilim Araştırma Merkezi. Piramitler. Sf. 48,49)

Yukarıda, Kuzey Kutbunun (İlk Kıble’nin) aynı zamanda Gök Kubbe olduğu, Baba’ın Yedi Yızdız’la (yedi kollu şamdan) birlikte değişmez bir biçimde Gök Kubbe’de yer aldığı, anlatılmaktadır. Çünkü, Kutsal dağdaki gök kürenin kutup noktasında hem Ejderha takımyıldızı, hem de Baba’nın kendisi yer almaktadır (serapis olarak). Aşağıdaki ayeti dikkatle okuyanlar anlatılanların sembolik dünyaya ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirler

“Ve Allah dedi: Gündüzü geceden ayırmak için gök kubbesinde ışıklar olsun; ve alametler için, ve vakitler için, ve günler ve seneler için olsunlar; ve yer üzerine ışık vermek için gök kubbesinde ışıklar olarak bulunsunlar; ve böyle oldu. Ve Allah, daha büyük olan ışık gündüze hükmetmek için, ve küçüğünü geceye hükmetmek için, iki büyük ışık yaptı; yıldızları da yaptı. Ve yer üzerine ışık vermek, ve gündüze ve geceye hükmetmek, ve ışığı karanlıktan ayırmak için, Allah onları göklerin kubbesine koydu.” (Tekvin. Bap 1/14,-18.)

“O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için ayetleri, geniş, geniş açıkladık.” (Kur’an)

Ayetlerde, sembolik dünyadaki siyah ve beyaz renklere, Alametlere, yol gösterici yıldızlara, yani ilk örneklere (Kutsal Emanetler’e) dikkat çekilmekte, anlayan kimseler için bu ayetlerin çok açık olduğu anlatılmaktadır. Yandaki fotografta “Gök Kubbe,” Gök Kubbe’ye konan Işık ile siyah beyaz renklerin ne ifade ettiği açık olarak görülmekte, böylece ayetlerde anlatılanların doğru olduğu kanıtlanmaktadır.Çünkü fotografta görülen yer hem Gök Kubbe, hem de İlahi Plan şemasında Kuzey Kutbu olarak belirtilen yerdir. İşte bu yüzden “Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü” olarak kabul edilmiştir. Sembolizm’i okuyamayanlar bu gerçeklere asla ulaşamazlar, yaptıkları tefsir ve yorumlar da yanlış olur

Çünkü Sembolizm, herkese açık olmayan bir düşüncenin veya bir olayın resim, şekil veya sayılarla aktarılma şeklidir. Mutlu Payaslıoğlu’nun da belirtiği gibi, “Sembolizm, sırların evrensel dilidir. Gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler. Özellikle gizli tutulması gereken birçok ezoterik bilgi sembollerle anlatılmış, yani doğrudan doğruya bir düşünce, bir bilgi izah edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır.” (Mutlu Payaslıoğlu http://antrak.org.tr/gazete/ 091998/mutlu.htm)

Kısacası: sembolizm vasıtasıyla anlatılanların doğru veya yanlış okunması sonucu din, mitoloji, efsane ve destanlar meydana gelmiştir Bu yüzden de herhangi bir sembolün gerçek anlamını araştıran kişi veya kurumların din, mitoloji, efsane, destan, masal, şiir ve tarih dallarında da araştırma yaparak topladıkları parçaları yerli yerine oturtmaları gerekmektedir.

Haluk Çağın

Bu Yazıyı Okudun mu?

Sahih “Sayılan” Bazı Rivayetler Kur’an’ın Korunmuşluğuna Gölge Düşürüyor…!

Bu yazıyı okuduktan sonra lütfen Sahih denilen bazı hadislerin Kur’an için neler dediğine bakın ve …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kutucuğa Uygun Değeri Giriniz! *Captcha loading...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.