Serdar UZUN Şunları Yazmış:

Türk Kimliği Üzerine

Hiç kuşkusuz; aile ortamında, eğitim sürecinde, askerlik hizmetinde, meslek yaşamı esnasında ve özel hayatımızda; Türk Tarihinin kökeni ve kültürümüzle ilgili konularda bazı eserler okumuş, incelemiş, tartışmalara katılmış olmamıza karşın, TÜRK KİMLİĞİ hakkında tutarlı bir senteze ulaşmada zorluk çektiğimizi de yadsıyamayız.

Ancak, hakkında yazılmış yüzlerce kitap ve makaleden çok azını okuyabildiği halde, insanın, böyle engin bir konuda yazmaya/takdim hazırlamaya teşebbüs etmesi, cehaletin yol açtığı bir kahramanlık olabilir. Bilgiye talip olmak cehalete talip olmaktır ve haklarında en rahat konuştuğumuz konuların, en az bildiğimiz konular olması da şaşırtıcı değildir. Yazmayı tasarladığımız konu hakkında bilgimiz arttıkça, bilmediğimiz alanın sınırlarıyla birlikte cehaletimizin sınırlarının da genişlediğini rahatlıkla görebiliriz.

Bu bağlamda, kendi öz varlığımız, yaklaşık dört bin yıllık bir tarihi -TÜRK KİMLİĞİNİ- yansız ve cesurca araştırarak, bir roman akıcılığıyla yazan Prof. Bozkurt GÜVENÇ’in TÜRK KİMLİĞİ yapıtını baz almakla birlikte, bu konu hakkında yazılan değişik kaynaklardan da esinlenerek, konunun çarpıcı bölümlerini toparlamaya çalışacağım.

BİZ TÜRKLER;
Asyalı mıyız, Avrupalı mı?
Şaman mı, Müslüman mı, Laik mi?
Yerleşik köylü müyüz, göçebe Türkmen mi?
Fatihin torunları mı, Ata’nın çocukları mı?
İslam’ın kılıcı mı, Hıristiyanlığın cezası mı?
Osmanlının yetimi mi, T.C. vatandaşı mı?
Savaşçı asker miyiz, barışçı siviller mi?
Ordu muyuz, millet miyiz, ulus mu?
Batılı mıyız, Batının koruyucusu mu?
Çağdaş toplum mu, tarihi bir köprü mü?
Doğulu mu, Anadolulu mu, Batılı mı?
KİMİZ BİZ?

Gerek kendi ülkemizde farklı kültürel kimliklerin varolduğu bilince çıktıkça, gerekse bizi çevreleyen dış dünyayla ilişkilerimiz arttıkça, kimlik sorununun önem kazanması hiç de şaşırtıcı değildir.

Evrensel tarih içindeki yerimizi ve hangi uygarlığa mensup olduğumuzu, kendi kendimizi ikna edecek ölçüde halihazırda ortaya koyabilmiş değiliz. Gözlerimizi geçmişe çevirerek tarihimizle hesaplaşmaya çalışıyoruz. “Biz kimiz?” sorusu bugün de kolay yanıtlanabilecek bir soru değil. Çünkü, sorunun yanıtı yalnızca geçmişte ve bugünde değil daha çok GELECEKTE YATIYOR. Asıl yanıt, geleceğe yönelik olarak bugünden yapacağımız tercihlere göre belirlenecektir.

KİMLİK KAVRAMI – TÜRK’LERİN IRK VE KİMLİĞİ

KİMLİK:

Önce kimlik kavramını açıklığa kavuşturarak bu sorunun cevabını bulmaya çalışalım.

KİMLİK; kişilerin, grupların, toplum veya toplulukların “Kimsiniz, kimlerdensiniz?” sorusuna verdiği yanıt ya da yanıtlardır.

Çeşitli dokümanlarda değişik şekilde tasnif edilen KİMLİK;

1. Kişisel kimlik (Ben kimim?)
2. Psikososyal kimlik (Biz kimiz?)
3. Ulusal/kültürel kimlik (Bizler hangi kültür yada ulusa aidiz?)

veya;

1. Temel/tabii kimlikler (Aile, aşiret soy ve din esaslarından kaynaklanan)
2. Sonradan yaratılmış sosyo-politik kimlikler (millet, sosyal sınıf, vatandaşlık gibi sosyo – politik)

olarak sınıflandırılmaktadır.

Aile dışındaki toplulukların “Kimsiniz, kimlerdensiniz?” sorusuna verdiği yanıtlar, o grubu, toplum ya da topluluğa yaklaştıran ya da ondan uzaklaştıran bir soy sop ya da tarih bilinci olabilir. Kişi ve grupların bu tür sorulara verdiği yanıtlar; kültüre, toplum yapısına, dünya görüşüne bağlıdır. Kimi Altaylı, kimi Müslüman, kimi Alevi, kimi aslen İstanbullu, kimi Çerkez, Gürcü, kimi Türkmen ya da Yürük olduğunu söyler. Bunların hepsi birden kişilerin tarihi ya da “KÜLTÜREL KİMLİK”leridir.

Bireysel kimlikler kişiyi ötekilerden ayırdığı için önemli sorunlar yaratmaz. Çağımızın sorunu, kişi, grup ve toplulukların resmi-ulusal ve tarihi-kültürel kimliklerinde ortaya çıkmaktadır. Yani, insanları ayırdığımızda değil de birleştirmeye çalıştığımızda…

Devlet, millet, toplum ya da kültür varlığı açısından KİMLİK, topluluğu oluşturan bireylerin ortak varlıkla özdeşleşmeleri, ortak ülkü ve simgelerde birleşmeleri, ortak tasa ve kıvançları paylaşma olgusudur.

Toplum yaşamında ulusal ülkünün görevi, ortak kimlikle onun tarihi temellerini sakınmaktır. Bu yüzden devletler, resmi tarih yazdırır, okuturlar; vatandaşlarından resmi tarihe inanmalarını, kendilerini o tarihle özdeşleştirmelerini beklerler. Ancak resmi tarihler yeni kimlik simgelerini üretirken, kültür boşluklarına da yol açarlar. Bu boşluklar, toplum ve bireylerde geçmişteki köklerini arama özlemleri yaratır. İşte! KİMLİK BUNALIMI denen olay budur.

Bugün çağdaşlaşma çabası içinde olan ülkelerde KÜLTÜREL KİMLİK SORUNU ise, kişi düzeyinde yapay bir sorun olarak, ülke düzeyinde ise tepkiden kaynaklanan bir sorun olarak görülmektedir.

Şöyle ki; Bir kişi, bu bakımdan “Ben kimim?” ya da “Benim insan ve değerlilik anlayışım nedir?” diye sorduğunda, bu sorusunu o anda kendine bakarak yanıtlayabilir. Ne var ki, aynı soruyu bir grup “Biz kimiz?” ya da “Bizim insanlık ve değerlilik anlayışımız nedir?” diye sorduğunda işler karışıp, çetrefilleşmektedir. Çünkü böyle bir soru ancak bir grup hakkında sorulabilir; yanıtı da ancak bilimsel araştırmalarla verilebilir. Böyle araştırmalar ise, bugün birçok ülkede genellikle birkaç kültürün -çoğu zaman ikiye indirgenebilen birkaç insan ve değerlilik anlayışının- aynı anda orada bulunduğunu, aynı anda yan yana ya da çatışarak yaşadığını göstermektedir.

IRK:
Şimdi de “Türk’ler hangi ırktandı?” sorusuna yanıt aramaya çalışalım.

İnsanları, canlılar aleminin bir türü olarak sınıflayan İsveçli Bilgin Linnaeus (1735) “İri yapılı, beyaz tenli, güzel Osmanlı’yı” beyaz (Kafkas) ırkından -yani Avrupalı saymıştı. Ama bu konuda çelişkili görüşler vardır.

Amerikalı MORTON (1839) “Soyca Moğol ırkından gelen Türk’ler; Çerkez, Gürcü, Rum ve Araplarla karışarak fiziki özelliklerini yitirmiş; güzel bir ırk olmuşlardır.” demektedir.

Bazı antropologlara göre de Türk’ler üç büyük ırk grubundan (1. CURPOPİD 2. MONGOLİD 3. NEGRİD) CURPOİD’İN TURANİD koluna dahil gösterilir. Eski TÜRK tipinin; uzuna kaçan orta boylu, beyaz tenli, koyu renk badem gözlü, mutedil burunlu, uzun saçlı ve sağlam vücutlu olduğunu söylemek mümkündür.

WEİNER (1971), Anadolu ırkının küçük Asya’dan Pamir’e kadar uzanan vadilerde yaşadığını, Ermeni veya Kafkas ırkının alt gurubu olan Dinarik ırkla benzerlikleri nedeniyle Avrupa kökenli sayıldıklarını söylemektedir.

Afet İNAN ise, yaptığı çalışmada; Anadolu (TÜRK) ırkının %75 oranında Brakisefal, düz ince burunlu, kahverengi saçlı, sonuç olarak “Dinarik” ile karışmış Alpli yani “Beyaz-Ari” olduğu sonucuna varmıştır. Moğolların oranı % 5’ten azdı. Gerçi fenotipik (görünür) özellikler böyleydi; ama kan grupları gibi genotipik (laboratuarda saptanan görünmez) bazı özellikler Türklerin, Sarı Asyalılarla, Beyaz Avrupalılar arasında bulunduğu görüşünü desteklemektedir. Bütün bu bilimsel araştırmalardan açık, seçik ya da kesin bir ırk tablosu ortaya çıkarmak mümkün değildir.

TÜRK ADI VE KİMLİĞİ:
Tarihte ilk “TÜRK” adı Orhun yazıtlarında TÜRÜK olarak geçer. Anlamı; Devletine bağlı halk, teb’a, güçlü-kuvvetli ulustur.

Tarihçi BERNARD LEWIS, Osmanlı ile Türk’ün ilişkilerini dışardan daha net görmektedir. Şöyle ki;

“Osmanlı düşüncesinde Osmanlı=Türk özdeşliği yoktur” diyordu. Çünkü Osmanlı sıfatı yalnız hanedan için kullanılırdı. Osmanlılar, TÜRK adını önceleri göçebe Türkmenlerle, Yürükler için; daha sonraları, kaba-saba Türkçe konuşan Anadolu köylüleri ile taşralılar için kullandılar. Osmanlı efendisine TÜRK demek hakaret sayılır; Türk’lerin algılama ve anlama yeteneğinden yoksun ” idraksiz Türkler” olduğu söylenirdi.

Türkçe konuşan Anadolu halkına, TÜRKİYE (TURCHİA) adı, Haçlı seferleri sırasında Batılılarca verilmişti. Anadolu Türk’leri ise 1920 yılına kadar, bu adı hemen hiç kullanmamıştır. Osmanlı devleti fiilen dağıldıktan sonradır ki Türk politikacılar ve milletvekilleri, biraz da batı ağzıyla “TÜRKİYA” dan söz etmeye başladılar.

TÜRK KÜLTÜR TARİHİ
Kimlik bunalımı kavramının ana tezi, kimlik konusunun KÜLTÜR TARİHİ sorunu olduğudur. öyle bir kültür Tarihi ki, bundan 4-5 bin yıl önce küçük Asya’da, 2-3 bin yıl önce Orta Asya’nın ALTAY ve PAMİR yaylalarında başladı; birbirinden bağımsız olarak gelişen iki gelenekten birincisi Hıristiyanlığı, ikincisi Müslümanlığı kabul etti. Günümüzden bin yıl kadar önceleri, küçük Asya yaylasında karşılaşan iki kültürün özgün sentezleri yapıldı, yaşandı. Türkçe konuşan Oğuz Boyları toprağa yerleşip Anadolululaşırken, yerlilerden Müslümanlığı kabul edenler, Türkleşenler oldu. Selçuklu ve Osmanlı döneminde başlayan kültürleşme sentezi günümüzde de halen sürmektedir.

Türk’ler bugün Dünya üzerinde varlığını sürdüren milletler arasında tarihi, coğrafi, siyasi alanda kendi kimliğini ön plana çıkarabilmiş milletlerin başında gelmektedir. Tarihi bakımdan köklü bir geçmişe sahip, coğrafi bakımdan üç ana kıtaya yayılmış ve yüzyıllar boyu bu geniş coğrafyada hakimiyetini her gittikleri yere, her ulaştıkları beldeye kendi kültür değerlerini taşımasını bilmiş kendi varlıklarını derinden hissettirmiştir. özellikle Çin Seddinden Avrupa içlerine kadar kültür değerlerini ve Türk kimliğini taşırken bir anlamda doğu ve batı arasında KÖPRÜ-KÜLTÜR niteliğini de kazanmışlardır.

TÜRK varlığı ve TÜRK kültürünün kaynakları nerelere uzanmaktadır?

Bu soruya yanıt olarak:

a. Türklerden önceki küçük Asya (ANADOLU) kültürleri ve insanlarına,
b. Anadolu’ya gelip yerleşmeden önceki Orta Asya Türk boylarına,
c. Anadolu’yu fethedip, yerleşen Müslüman, Türkmen veya Oğuzlara,
d. Anadolu’da fethedilen, Müslümanlığı kabul ederek Türkleşen yerlilere,
e. Batılı, çağdaş ve laik Türklere, kadar uzanıyordu demek mümkündür. Biz bunlardan hangisiyiz? sorusu ise yersiz ve gereksizdir. ÇÜNKÜ, BUNLARIN HEPSİ BİZİZ, BİZ HEPSİYİZ. Nasıl ayırabiliriz birini ötekinden? Kültür tarihinden alınacak asıl ders de bu olmalıdır.

Kimlik sorunu (bunalımı) bu gerçeklerden yalnız birisini doğru kabul edip, ötekini yanlış saymaktan, kültür tarihimizi tek bir tarih görüşüne indirgemekten kaynaklanmaktadır.

Türk tarihinde belli başlı dört KÜLTÜR DEĞİŞİM EVRESİ mevcuttur. Bunlar;

1. Türk’lerin İslam dinine geçmeleri kültür değişmesinde bir evredir.
2. Türk’lerin Anadolu’ya yerleşmeleri, bu topraklarda daha önce yaşamış ya da o sıralarda bu uygarlıklarla kültür alışverişi ikinci evredir.
3. Osmanlı İmparatorluğunun yayılışı, çeşitli dinlerde ve etnik ayrımlarda değişik halkları yönetmesi de, gene karşılıklı kültür alışverişi çerçevesi içinde diğer bir evredir.
4. Batılılaşma isteği ve bu yoldaki denemeleri ise geçirdiğimiz değişim evrelerinin son halkasıdır.

İlk üç evre sonuçta OSMANLI KÜLTÜRÜNÜN kişiliği de bir İSLAM-TÜRK bireşimine ulaşmıştır. ANADOLU ise bu bireşimin yurdudur.

TÜRKLERDEN ÖNCEKİ KÜÇÜK ASYA
Amasralı coğrafyacı STRABON, Samsun-Tarsus çizgisiyle KIZILIRMAK nehrinin batısında kalan bölgeye ASYA adını vermiştir. ASYA, Elence “Asia” sözcüğünden gelmektedir.

Yarımadanın yönetimini Lidyalılarla, Bergama Krallığından devralan Romalılar, ona “Asya Vilayeti” adını verdiler (MÖ. 130) Ancak “yeni vilayetin” Kızılırmak’ta bitmediğini, İskender’in keşfettiği Pers, Hitit ve Çin ülkelerine kadar uzandığını öğrenince, alçakgönüllü davranıp şimdi ANADOLU olarak adlandırdığımız yarımadaya “Küçük Asya” adında karar kıldılar.

Ege adalıları, Asya’ya doğudan yükselen güneşin yönü/yurdu anlamında ANATOLIA (Doğunun Işığı) derlerdi.

Romalılar gelinceye değin (MÖ. 190 – MS. 330) Küçük Asya’ya sırasıyla Hititler (MÖ. 1300 – Tunç Çağı), Pers’ler, Atina-Isparta, yeniden Pers’ler (MÖ. 375) sonra Makedonyalı Büyük İskender (MÖ. 323), Selefkiler, Bergama-Batlamyus Kralıkları egemen oldular.

Hititlilerden Bizans’a Küçük Asya’dan gelip geçen bütün toplum ya da topluluklarda, kültürlerin büyük çoğunluğu aynı dili değilse bile aynı kökten gelen dilleri konuşuyordu. Bu kuralların dışında kalanlar Araplar ile Türk’lerdir. Arapça Semitik karakterde Ortadoğu dili, TÜRKÇE ise Altay kökenli Orta Asya dilidir. Gerçi, Türkçe’nin ölü dil Sümerce’ye benzerliği üzerinde duranlar varsa da, sonuçları açısından önemli değildir. Mezopotamya ile Küçük Asya kültürlerini yaratanlar, Türk soyundan gelmedikleri gibi, kültür tarihi açısından böyle bir zorunluluk da yoktur. Ekrem AKURGAL’ın çeşitli vesilelerle anımsattığı gibi, Hititler kuşkusuz Türk değildi; ama biz Türkler biraz Hititli, biraz Frikyalı, biraz Lidyalı, Kapodakyalıyız.

TURAN’DAN RUM DİYARINA TÜRK GÖÇÜNÜN ÖYKÜSÜ:
Türklerle ilgili ilk yazılı belgeler Çince olup MÖ. 300 yıllarına kadar uzanmaktadır. Buna göre en eski Türk’ler, Çinlilerin HİUNG-NU adını verdikleri Hunlardır. MÖ. IV yüzyıldan MS. III yüzyıla kadar kültürel varlıklarını sürdüren Hun’ların, Moğol mu yoksa TÜRK mü oldukları kesinleşmiş değildir. Biz Hun lideri Attila’yı TÜRK olarak benimseriz, adını kullanırız ama kimliği ya da Türklüğü hakkında çok şeyler bilmiyoruz.

Ancak Cumhurbaşkanlığı forsunda Türk devletleri olarak simgelenen 16 Devletten ilki, Büyük Hun İmparatorluğu olarak belirlenmiştir. Diğer İmparatorluk ve devletler ise ;

Büyük Hun İmparatorluğu (MÖ. 1230- MS. 93)
Batı Hun İmparatorluğu (MS. 100-376)
Avrupa Hun İmparatorluğu (MS. 375-453)
Akhun Devleti (MS. 424-652)
Göktürk İmparatorluğu (MS. 552-630)
Avar İmparatorluğu (MS. 65-835)
Uygur Türk Devleti (MS. 740-845)
Hazar Türk Devleti (MS. 602-1016)
Gazneliler Devleti (MS. 962-1183)
Karahanlılar Devleti (MS. 932-1212)
Büyük Selçuklu İmparatorluğu (MS. 1040-1157)
Harzemşahlar Devleti (MS. 1077-1231)
Altınordu Devleti (MS. 1241-1502)
Büyük Timur İmparatorluğu (MS. 1369- 1512)
Babür İmparatorluğu (MS. 1507-1530)
Osmanlı İmparatorluğu (MS. 1299-1920)

Eğer HUN’ları saymazsak ilk kurulan TÜRK birliği GÖK veya KÖKTÜRK’dür.

Çoğu kaynaklara göre Türk’ler tarih boyunca dört imparatorluk kurmuştur. Bunlar sırasıyla;

1. Hun İmparatorluğu (MÖ. 1230 – MS. 93)
2. Göktürk İmparatorluğu (MS. 552-745)
3. Büyük Selçuklu İmparatorluğu (MS. 1040-1157)
4. Osmanlı İmparatorluğudur. (MS. 1299-1920)

Orta Asya steplerinin kültür tarihini değerlendiren Halil BERKTAY Karahanlılar devletiyle, İran’daki Selçuklu devleti dışında sözcüğün doğru anlamında bir Türk devleti kurulmadığı tezini savunmaktadır. Bu iki devlete belki kısa ömürlü GAZNE, HARZEM ve Babür Şah’ın Hindistan’da kurduğu Müslüman TÜRK devletleri de eklenebilir. Tarihi belgeler ne kadar zorlansa da Türk devletlerinin sayısını 10’un üzerine çıkarmak mümkün olmamaktadır.

Türkçe konuşan boylar Mançurya’dan Balkanlara hatta şimdilerde Atlas Okyanusuna kadar yayılmış olsalar da, Türklerin Anayurdu olarak kabul edilebilecek topraklar doğu da ALTAY dağları ile batıda Hazar denizi veya Aral gölü ile güneyde PAMİR yaylası arasında kalan üçgenle sınırlı görünür. Bu bölge bugün TÜRKİSTAN, KIRGIZİSTAN, ÖZBEKİSTAN olarak, bir bölümü Çin’in SİNCAN bölgesi olarak bilinen stepler ve bozkırlar ülkesidir.

Bu bölgede Türkçe konuşan toplumlar Batılılarca, TURAN olarak da sınıflanır. İranlılar Türkçe konuşan Orta Asyalılara TURANÎ adını verdiğine göre TURAN ülkesi buralarda yakın bir yerlerde olmalıdır. Şemseddin Sami’nin (1898) “KAMUS-U TÜRK-İ” sindeki TURAN ve TURANÎ Sözcükleri; Ziya Gökalp’in Genç Kalemler’de yayımlanan ünlü TURAN şiiriyle 1910’da Türkçe’nin malı olmuştur.

Vatan ne Türkiye’dir Türk’lere, ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan

Velidi TOGAN, Turan’ın Türk’ten geldiğini; İranlıların TÜRK yurduna verdiği ad olduğunu açıklar. GöKALP’de “Turan, kuzey, güney, doğu, batı ve merkezi olmak üzere beş Türkistan’ın toplamından oluşur” diye tanımlar.

Ancak Türklerin tarihi kökleri gibi yurtları da kesin değildir. Kuzeyden Sibirya’dan inmiş, güneyden, doğudan veya batıdan göçerek bu yörelere gelmiş olabilirler. Söylentiler değişiktir. Bu yönlerin hepsi de tarihi Türk varlığına katkıda bulunmuş olabilir. Ancak bilindiği gibi TÜRKLÜK; bir ırk değil, bir DİL-KÜLTÜR sentezidir.

Türklerin tarihini yazan Fransız ROUX “Türklerle ilgili olarak kabul edilebilecek tek tanımlama ölçütü TÜRK DİLİDİR, Türk Dilini konuşandır. Başka tanımlar geçersizdir” demektedir.

Göçebe Oğuz boyları, toprağa yerleşip Anadolulu oldular ama, Türklüklerini yitirmediler; Anadolu’yu Türkleştirdiler. Anadolu yerlileri ile Türk’ler günümüze değin süren bir kültürleşme süreci yaşadılar. Bağımsızlık savaşı veren Çağdaş Anadolu insanı, OSMANLI, İSLAM, ANADOLU seçenekleri arasında Türk kalacağını dünyaya duyurdu. Tarihi kararını bu yönde verdi; çünkü TÜRKÇE konuşuyordu. Doğrusu da buydu. Toplumun kültürel kimliği DİLİYDİ, dilindeydi.

Halihazırda TÜRK DİLİ, Dünyada en çok konuşulan diller arasında 5’inci sıradadır.

MS. 712 tarihinde yazılan ORHUN YAZITLARI okunduğunda (son yapılan araştırmalarda, bulunan yeni belgelerin tarihinin MS. 5. yüzyıla kadar uzandığı ileri sürülmektedir) Türkçe’nin ulaştığı seviye yüksekliği ve zenginliği karşısında bütün Avrupa hayretler içinde kalmıştır. 8. yüzyılda bütün Avrupa’da tek dil olan Latince konuşulmakta, Dünya düşünce tarihine Latince’nin egemen olduğu kabul edilmekteydi. Latince dışında son derece etkin, zengin ve edebi bir Türk dilinin mevcudiyeti, düşünce ve kültür tarihi uzmanlarını da şaşırtmıştır. Batı dillerinden Fransızca’nın en eski yazılı belgesinin 15. yüzyılda, Almanca’nın 14. yüzyıl, Rusça’nın ise 13. yüzyıla ait olduğu göz önüne alınırsa, TÜRK dilinin eskiliği çarpıcı biçimde ortaya konur.

Batıya doğru göç eden Türk boylarının ilk karşılaştığı Semavi (kitabi) dinler, İslamiyet’ten çok önce kurulan Musevilikle, Hıristiyanlık olmuştur. Türk boylarının batıya doğru göçleri sırasında İranlı Mani’nin 3’üncü yüzyılda başlattığı Manicilik (Evreni iyilerle kötülerin savaş alanı olarak gören, insanın mutluluğunu bu tür karşıtların değerlendirmesinde arayan) dini ile tanıştıkları bilinmektedir.

Bütün din-devlet gelenekleri arasında Türk göçmenlerini en çok etkileyen inanç akımı İslamiyet akımıdır. İslam dünyasına ilk ayak basanlar Uygurlardan ayrılan Oğuz Türkleriydi. Oğuzlar ise Avar ve Göktürk dönemlerinden bu yana Türk yurdu olarak bilinen Turan’daki Türk birlikleri içinde yaşayan, batıya doğru göçleri sonrasında toprağa yerleşerek tarımcılığa başlayan, yerli halklarla karışarak kentleşen, İslamiyet’i önce Sasanîlerden öğrenen, İran’daki Selçuklu devletini kuran göçebe TÜRK boylarıdır. Bugün Batı ya da ön Asya’da, Türkistan’da, Afganistan’da Azerbaycan, İran, Irak, Suriye ve Anadolu’da yaşayan bütün Türkler, ortak ataları olan OĞUZ soyundan gelmektedir.

Oğuz ili, gönül rızası ile Müslüman olduktan sonra TÜRKMEN adını aldılar. Azerbaycan Türkleri, Irak, Anadolu ve Rumeli Türklerinin hepsi Oğuz Türkü, Türkmendirler. Batı Türkistan’da Sovyetler tarafından kurdurulmuş sözde Türkmenistan Cumhuriyeti halkı da Türkmen’dir. Göçebeliğe devam edenlere “Türkmen” denilmekle birlikte, bu tabir daha ziyade yarı göçebeler için kullanılmıştır. Göçebelere ise YÖRÜK denmiş olup, bu kelime “YÖRÜMEK’den” gelmektedir.

Katolik kilisesi Kardinallerinden NEWMANN’ın (1845) değerlendirmesine göre; “Vizigotlardan Sarasenlere değin, Hıristiyanlık dini ile temasa geçen bütün ırklar, kavimler er geç Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Bu genel kuralın tek istisnası Türk’lerdir” demektedir.

Türk’lerin Orta Asya’da gelişen kültür yapıları ve Asya Türk uygarlıklarının İslam Uygarlığı ile uyumu güç olmamıştır. Bunun üç temel nedeni vardır:

Türk töresinin İslam ilkeleri ile çelişmemesi, uyumu kolaylaştırmıştır.

İslam uygarlığının dini temele dayalı oluşu nedeniyle, büyük ölçüde kurum, düşünce tarzı ve davranışların aynen ve çok kısa süre içerisinde kabul edilmesi, benimsenmesi ve uygulanmasının kolaylaştırmıştır.

Askeri başarılar; batıya doğru gelişen Türk akınlarının İslam uygarlığının temsilcilerini yenmesi, olarak belirtilebilir.

ANADOLU’NUN TÜRKLEŞMESİ:
Çini fethedip Çinlileşen, Batı Asya’yı fethederken İslamiyet’i kabul eden, Balkanları fethedip Bulgarlar gibi Slavlaşan veya Hıristiyan olan Mısır’da, Suriye’de yerli halkla karışıp Araplaşan Türk fatihler, Küçük Asya’da Türk kimliklerini nasıl korudular? Bin yıllık Hıristiyan Rum diyarından Müslüman bir Türk ülkesi yaratmayı nasıl başardılar? Amerikalı Linton çeşitli nedenler ya da varsayımları arasından bu konuyla ilgili olarak seçilmiş şu görüşleri vurgulamaktadır.

a. Türkler ve Türkmenler devlet kurdular ama kurdukları devletlerin tam sahibi olamadılar, yerleşik hayata geçmeye razı olmadıkları için de yönetim dışında, devletin karşısında kaldılar.

b. Yitmediler, çünkü Türk ve Türkmen göçleri yüzyıllar boyu sürdü. Yeni ve arkadan gelen göç dalgaları, yerleşik kültürde özümsenen boyların yerini alarak Türk töresini, dilini ve bağımsızlık ruhunu canlı tuttular.

c. Dünya görüşlerinde de önemli gelişmeler oldu. Türk dünyası, artık Türk olmayanı talan etmeye değil, onu fethedip yöneterek haracını almaya yöneldi.

Anadolu’nun Fethini Kolaylaştıran Nedenler:

Anadolu’nun fethedilmesinin ana nedenleri olarak;

a. Yeni kurulan Selçuklu Devleti (1077) karşısında yıpranmış bir Bizans İmparatorluğu vardı.

b. Selçukluların güçlü, Süvarilerden oluşan ordular olmasına karşın, karşısında savaşan Bizans ordusu ise gönüllüler ve ücretle yabancılardan tutulmuş askerlerden meydana geliyor ve çoğu zamanda isteyerek savaşmıyordu.

c. Anadolu, Bizanslıların kanunsuz vergilerinden dolayı sefalet halindeydi. Halk Bizans idaresinden memnun değildi.

d. Anadolu’nun doğusunda, Fırat dolaylarını da içine alan BÜYÜK ERMENİSTAN Krallığı mevcuttu. Selçuk akınları başlamadan önce Bizans İmparatoru 9. Konstantin (1042-1055) bu Krallığı parçaladı. Ermeni Krallığının kaldırılması Bizanslılar için bir felaket oldu. Çünkü bu Krallık, Selçuklularla Bizanslılar arasında tampon vazifesini görüyordu. Selçukluların Anadolu içlerine girebilmesi için ilk mücadeleyi Ermenilerle yapması gerekiyordu. Bu yönüyle BÜYÜK ERMENİSTAN krallığının parçalanması Selçukluların işini kolaylaştırmıştır.

OSMANLILAR VE TÜRKLER
Osmanlı Devleti yerini aldığı Roma gibi, çeşitli din, millet, dil kültürlerden oluşan Dünya İmparatorluğu olarak kurulmuştu, öyle de kaldı. Osmanlı hem Selçuklu ile Bizans’ın, hem de Doğunun (yani Karahanlıların, İranlıların, İlhanlıların, Arapların) devamıydı denilebilir. Bizans ülkelerini fetheden Osmanlılar, Bizans ile iç içe yan yana yaşadı, yüzyıllar süren ortaklık boyunca, Bizans kültürü Osmanlı’dan etkilendiği gibi; Osmanlı’nın de Bizans’tan etkilenmesi kaçınılmazdı. Batılı olsun, Türk olsun, tarihçiler, bu etkileşimi çoğu kez yalnız üst yönetimde, bürokraside, devletin varlık felsefesinde aradılar. Oysa, sözgelişi, kara veya renkli çarşafla, peçeyle örtünmesi geleneğinin, saray ve konaklardaki harem ve kızlar ağası kurumunun, eski İstanbul evlerindeki pencere kafeslerinin, Dünyanın “Türk Hamamı” olarak tanıdığı “Roma Hamamı’nın” hatta İslam Dinindeki “Suret” (resim/heykel) yasağının bile Bizans’tan alınmış olabileceğini gösteren kanıtlar vardır.

Osmanlı bütün kültürel kaynakların yaşayan bir bileşkesiydi. Ama kendini yenileyemedi. Bir yere geldi durdu varlığını yeniden yaratacak gelişmeleri izleyemediği için tükendi. Bu sonuç hemen bütün İmparatorlukların başına gelmiştir. İki Dünya Savaşını kazanan Büyük Britanya bitti; Sovyet İmparatorluğu dağıldı. A.B.D’de ise dünya egemenliğinin ne kadar süreceği konusu, dışarıya fazlaca yansıtılmadan tartışılıyor.

Osmanlı Devleti, tarım ekonomisi ile savaş (haraç) gelirlerine bağlı bir devlet olarak doğdu, öyle de kaldı. Gelişen sömürgeci endüstri ekonomisinin boy hedefi olarak yıkıldı. Ekonominin önemini anladı ama verimini arttıracak önlemleri alamadı. Türkolog Melikoff’un söylediği gibi: “Toprağa toprak kattı ama değere değer katamadı. Sömürgeci değil, varlığı koruyan (Statükocu) oldu. Çok sıkıştığında kendi insan kaynaklarını (Anadolu’yu) zorladı; toplumdan gelen tepkilerle, ayaklanmalarla uğraştı durdu. Akdeniz’e bir süre egemen oldu. Hint Okyanusu’na ulaştı; ama haraç için çıktığı çoğu savaşlara, denizle deryayı ekonomik amaçla ya da ticaret maksadıyla kullanamadı. Piri Reis gibi bir denizciyi yetiştirdi ve öldürdü; onun geliştirdiği deniz haritacılığından faydalanamadı.”

Cevdet Paşaya göre; “Toplumlar ya da kültürler, canlılar gibi doğar, gelişir ve göçerler. Devlet örgütü, bu canlı varlığın hekimi ya da ilacı gibidir; kaderini değiştirmese bile ömrünü uzatmaya çalışır.” Oysa doğup göçenler, toplum ya da kültürler değil, devlet kurumları/yönetim örgütleridir.

Her uygarlık, zirveye veya sona ulaştığında, kaygılanır, öz kaynaklarını araştırmaya başlar. Bu çaba Osmanlı’nın Tanzimat döneminde de görülmüştür. Türk tarihi yani ilk kimlik araştırmaları da böyle başlamıştır. Kendi köklerini arayan Osmanlı yüzyıllardır Osmanlı kimliğinde- veya gölgesinde- yaşayan göçebe Türk’ün varlığını da böyle keşfetmiştir. Temel soruya dönersek; “Kim kimin kimliğinde idi?” Osmanlı mı Türk’tü, yoksa Türkler mi Osmanlı? Dünyanın Osmanlı’yı “TÜRK” olarak gördüğü ama Osmanlı’yı “Devlet-i Aliyye” (Yüce Devlet veya Devletlerin yücesi) olarak adlandıran Osmanlı Ulemasının, Türk ve Türkmenleri küçümsemedikleri, hizmet ettikleri Devlet-i Aliyye ile onun kullarını yani kendilerini “TÜRK” saymadıkları aşikar bir şekilde anlaşılmaktadır.

KİMLİĞİNİ ARAYAN TÜRK DEVRİMİ
J. Arnold Toynbee’nin vurguladığı gibi; “Osmanlı tarihi gelişme ve değişmeyi durdurmaya, üzerinde yaşadığı toprakları, yönettiği toplumları değiştirmemeye çalışmıştı.”

Gerçek bir Hadis-i Şerif olup olmadığı bilinmeyen;

Adetlerinizi terk etmeyiniz. Yeni adetler edinmeyiniz.!

Sözü, Hazreti Peygambere ait olmayabilir, ama; Osmanlı’nın dünya görüşü ve hayat felsefesine son derece uygun düşmektedir.

Birinci Dünya Savaşı sonunda (1920) imzalanan Sevr Antlaşması ile İmparatorluğa son verilerek, Küçük Asya’nın etnik bölge halkları, bağımsız olarak yeniden yaratılmak isteniyor, Türk’lere Orta Anadolu ile Kuzeyinde geleceğe hiç de güven vermeyen bir sığınma bölgesi bırakılıyordu. M. Kemal Paşa’nın öncülük ettiği AMASYA GENELGESİ (22 Haziran 1919) birçok tarihçi tarafından Milli Mücadele ve Türk Devriminin başlangıcı olarak görülür.

Uzun uğraşıdan sonra Cumhuriyet kurulmuştur ama Osmanlı’dan miras kalan yapısal-kurumsal çelişkiler Cumhuriyet döneminde sürmekte, su yüzüne çıkmaktadır. Buradaki temel güçlük, yeni Türk insanını yaratmak kararını veren devrimci önderin, yeni TÜRK insanını yetiştirmek üzere çağdaş bir kültür yaratmaya girişmesi; bu ülküsünü, çağdaş Batı örneklerinden esinlenerek, din veya kan birliği üzerine değil de, dil-kültür birliği ile tarih bilinci üzerinde gerçekleştirmek istemesinden kaynaklanıyordu. “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültür olacaktır.” ama “geleneksel İslam kültürü değil, ÇAĞDAŞ/LAİK Türk kültürü olacaktır.” şeklindeki söylevi ile ATATÜRK bu konuya açıklık getirmiştir.

Atatürk’ün yenileşme ve kültür değiştirme programı kısa sürede uygulamaya konularak gerçekleştirildi. Ancak bu uygulamaya geçiş esnasında, Sovyetler Birliği’ndeki 1917 Ekim devriminden başka örnek alınacak model bilinmiyordu. Bu yenileşme programı liderin kararlı ve ödün vermeyen inanç ve iradesi doğrultusunda uygulandı; ama bir tarih/kültür boşluğu da yarattı. Bu bir kimlik değiştirme denemesiydi. O güne değin “Müslüman olduğuna ve doğduğuna şükredip”, “padişahım çok yaşa” diye haykıran Osmanlı tebaası Türklerden, şimdi “Ne mutlu Türküm” ya da “Yaşasın Cumhuriyet” demeleri isteniyordu. Atatürk’ün,

Ne mutlu Türküm diyene! Türk, övün, çalış, güven!

sloganları, bu ülküye yönelik yatırımlar olup, Osmanlı’ya “Osmanlılığı unut kendine dön, Türk ol” demekteydi. önderin yakın çevresinden başlayıp yayılan dalgalar halinde, Türkler bu gidişe ayak uydurmaya, geride kalmamaya çalıştılar.

Atatürk 1932 tarihinde TÜRK TARİH KONGRESİNİ Ankara’da topladı. Bu kongrede Ortaya konulan teori: “Türklerin bütün insan uygarlığının beşiği olan ORTA ASYA’dan çıkmış, beyaz ve ariyen bir ulus olduğuydu”. Bu bölgenin gittikçe kuraklaşması sonucu TÜRK’ler uygarlık sanatlarını da birlikte götürerek, dalgalar halinde ASYA ve AFRİKA’nın çeşitli yerlerine göç etmişlerdi. ÇİN, HİNT ve ORTADOĞU uygarlıkları hep bu şekilde kurulmuştu. Son zikredilen uygarlıkların öncüleri her ikise de TÜRK budunları (kavimleri) olan SÜMERLER ve ETİLER’di. Bu gerçek, yarı gerçek ve yanlışlık karışımı, resmi doktrin olarak ilan edildi ve araştırma ekipleri bunu kanıtlama işine koyuldular. Türk gururunun ve özsaygısının şevklendirilmesi şüphesiz Mustafa KEMAL’in bu teorideki amacının esas bölümü olmakla beraber birinci maksadı(ereği); TÜRK’lere Anadolu’nun gerçek vatanları, çok eski zamanlardan beri millet olma niteliklerinin merkezi olduğunu öğretmek ve bu suretle ULUS ile ÜLKE arasındaki (yani Batının egemen ulus- devletlerindeki vatancılık temellerini) gelişmesini hızlandırmaktı. Ondan sonraki yıllarda fazla tutarlı olmayan tarih teorileri sessizce terk edilip nezihçe tarihe gömülmüştür. Ancak, kuvvetlenmesine hizmet ettikleri VATAN bağlılığı da durmaksızın büyümüştür.

TÜRKİYE’DE KİMLİK ARAYIŞLARI
Türk toplumundaki değişmelerin yarattığı kültür boşluğunu, yani kimlik arayışını ilk görenler yabancı gözlemciler olmuştur. 27 Mayıs 1960 Milli Birlik müdahalesinden hemen sonra, TACHAU (1962-63), “Türk’lerin ulusal bir kimlik arayışında olduğunu” söylemiştir. Türk Aydınının soruna ilgi duyması ise Fransa’daki “kimlik bunalımı” tartışmalarından(1980) sonradır. Türk aydın ve düşünürü, aslında GÜLHANE HATTI VE TANZİMAT FERMANI’ndan bu yana en az yüzyıldır kimlik arayışları içindeydi.

1980-1990 döneminde (Prof.Dr. Cengiz GÜLEÇ) yapılan çalışmalarda “Türkiye’de kültürel kimlik krizi” kapsamında saptanan eğilimleri 5 TÜR KİMLİK SEÇENEĞİNDE toplayabiliriz. Bunlar;

1) ANADOLUCULAR (ANADOLU HUMANİZMİ)
Anadolu öncesi Türk kültürünü ve Selçuklu/Osmanlı kültürünü reddeden bu görüş; Anadolu’da değişik ırk, din, dil, etnik özellikler gösteren toplulukların bir potada eriyerek ortak bir kültürü oluşturdukları savını destekler. Bu görüşün savunucuları olarak; M.Cevdet ANDAY, Vedat GÜNYOL, Suat SİNANOĞLU’nu gösterebiliriz.

2) TÜRK-İSLAM SENTEZCİLER (Aydınlar Ocağı)
Milli kültürün iki ana damarı; Orta Asya’dan getirdiğimiz öz değerler ve İslamiyet olup, Çağdaş Uygarlık düzeyine ulaşmak için Batının sadece teknik ve medeniyetini almak yeterlidir, Ulusal kültürün özünü korumak için Batı kültürünü almaya gerek olmadığını, ulusal kültürün tarihsel kaynaklarının Orta Asya Türk kültürü ile Selçuklu ve Osmanlı kültürü olduğunu iddia eden bu grup, Türklerden önceki Anadolu uygarlıklarını reddederler. (İbrahim KAFESOĞLU, İsmet ÖZEL).

3) ATATÜRKÇÜLER
Bu grup, Batılılar karşısında güvensiz, ezik, neredeyse “aşağılık duygusu” içinde olan Türk halkının onurunu yükseltmek, olumlu bir kimlik imgesi sağlamakla mümkündür, Türk kültürü Cumhuriyetle başlamıştır, ulusal kimliğin yerleşmesi için Osmanlı kültürünün reddedilmesi gerekir savını desteklemektedir (Emre KONGAR, Anıl ÇEÇEN, Atilla İLHAN).

4) ÇAĞDAŞ KÜLTÜR SENTEZCİLER
Çağdaş ulus olma; gelişmiş bir tarih ve ulus bilinci gerektirmektedir, kültür tarihimiz; Türklerden önceki ANADOLU tarihi, Anadolu’dan önceki Türk tarihi, Anadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesi, Osmanlı tarihi ve Türk Devrim tarihini kapsamalıdır savını ileri sürmekte olan bu grubu destekleyenler: Taner TİMUR, Bozkurt GÜVENÇ, Mete TUNCAY, İlber ORTAYLI’dır.

5) GÖÇEBE KİMLİĞİ
Kimlik Sorununa; Yerleşiklik-Göçebelik bağlamında yaklaşan bu görüşe aydınlar fazla itibar etmemişlerdir (Demirtaş CEYHUN).

DÜNYADAKİ TÜRK İMGELERİ (İMAJI)
Kimlik ile İmge aynı toplumsal kültürel varlığın iki yüzü gibi olup, Kimlik konusu nasıl bir tarihi ya da kültürel bir olgu ise, imgeler olgusunun da, tarihi ya da kültürel kökenleri vardır.

Örneğin; Japon ulusuna beslediğimiz özel hayranlık ya da saygının gerisinde Ertuğrul faciası (1889) ile birlikte Japonların bu olayda gösterdiği ulusal duyarlılığın payı büyüktür.

Çözemediğimiz olaylarda aradığımız “İngiliz parmağı” nın gerisinde ise, yıkılan; Osmanlı mirasına sahip çıkan İngiliz Siyasetinin başarısına karşı duyduğumuz hiddetle karışık kıskançlığın tortuları vardır.

Fotoğraf örneğindeki gibi, hemen hiçbir ülkenin kimliği ile imgeleri birbirine tıpatıp uymaz. Her toplum kendisini dünyanın hatta evrenin merkezine koyar. ötekileri genellikle kendisinden aşağı yerlerde görür, değerlendirir. Etnosantrizm (Biz-Merkezcilik) adı verilen evrensel eğilim, ülkelerin imgelerini de etkiler.

Biz Türkler nasıl İranlıya “Acem”; Araplar için “Ne Arap’ın yalellisi ne Şam’ın şekeri” diyorsak; bütün komşularımızın de biz Türkler için benzer övgüleri vardır. Doğru/yanlış/haklı/haksız-Bizim “Moskof Gavuru’muza”, Moskovalı “Anlayışsız Türk” ile karşılık verir. Bu tür kanılar, imgeler hızla oluşabilen fakat kolay değişip silinmeyen, toplumsal değer yargılarıdır. Diğer Batı Toplumları nazarında Ortaçağdan günümüze değin değişik Türk imgeleri-kuşkusuz çoğunun reddedip beğenemeyeceğimiz-değişik dokümanlarda çok geniş bir yelpaze ile sunulmuş olup, bunlardan birkaçını örnek olarak vurgulamak istiyorum:

12. yüzyılda yaşamış Antakya patriği Süryanî MİKAİL meşhur VAKAYİNAMESİ’nde eski TÜRK meziyetlerini şöyle anlatılmaktadır : Garp estetiğince eski Yunan tipi ne ise, Şark estetiğince de TÜRK tipi o dur. Onun için Avrupa’da her şeyden önce “KUVVET” timsali olan eski Türk, Asya’da her şeyden evvel “GÜZELLİK” timsalidir.

Türk’lerin teşkilatlanma ve toplum yönetimi konusunda Hz. Muhammet, “Türk’ler size dokunmadıkça, siz onlara dokunmayın. Ümmetimin idaresi sonunda Türk’lerin eline geçecektir” demiştir.

Prof. Bozkurt GÜVENÇ’in “Türk kimliği” kitabından da iki örnek vermek istiyorum. Bunlardan ilki Pritchett’in (1964) “Yüzüyle Oturan ya da Oturan Yüzlü Türk ” tanısıdır.

“Kimse Türkler gibi güzel, rahat, yayılıp gevşemiş olarak, ilik ve kemiğiyle, ruhu ve bedeniyle oturamaz; otursa da keyfini çıkaramaz. Oturmak, Türk insanının özgün niteliğidir. Bedeninin her hücresi, yüzünün çizgileriyle oturur. Sanki hiç kalkmamış ya da kalkmayacakmış gibi. Bu sanatı, Topkapı Sarayındaki Sultanlardan öğrenmiştir sanki. Başkalarını,evine, ofisine, odasına, okuluna, bahçesine oturmaya çağırır. Gelmeyene gücenir. Oturmayan konuğun ziyaretini saymaz. Resmi toplantılara Oturum derler. Oturumlara Ad ve Sayı verirler. En ciddi konuşmalar bir köşeye çekilip oturarak yapılır. Üç-beş hal hatırdan sonra, oturanlar genizlerini temizler, derin bir sessizliğe gömülür-oturmaya devam ederler.”

Aslında hiç kalkmayacakmış gibi oturmak Türkmen/Yürük geleneğine ters düşmektedir. Yayılıp oturmak, binlerce yıllık göçerliğin sonrasız ya da Türk tarihini, Türk Kimliğini bu kadar basite indirgemek ne mümkün, ne de doğrudur. Olgunun başka ve değişik boyutları olmalıdır.

Diğer bir imge örneği ise, İngiliz Tarihçi Geofrey LEWIS’in “TÜRK PORTRESİ” (1974)’dür.

Türkler,
Çekingen ve saygılı insanlardır. Doğu’nun İngiliz (centilmen)’leri olarak da tanımlanmışlardır. Sohbet toplantılarında – bizler gibi şarkı söylemek yerine – şiirler okur, öyküler anlatırlar. (Ortadoğulu) komşuları kadar gül, güleç kimseler değildirler. Ağırbaşlı ve ölçülüdürler. Hata yapmamaya çalışırlar. Mahcupturlar. 600 yıllık dünya imparatorluğunun sorumluluk sahibi,ağırbaşlı varisleridir. Konuksever ve kibardırlar. “Siz bizim konuğumuz oldunuz” gerekçesiyle, yabancı müşterisinden para almayan tok gözlü otel sahibi, dünyanın başka hangi ülkesinde nerede bulunur?

İskoçlar gibi asık yüzlüdürler. Mizah duygusuna sahip olmadıkları söylenir. Duygusal ve onurludurlar. Kolay alınırlar. Yabancıların Türkler hakkında neler düşündüğünü merak ederler. “Müthiş” ve “tembel” Türk yakıştırmaları gerçek, geçerli değildir.

Zor ve giderek zorlaşan dünyamızda yaşamını onuruyla ya da öz saygısıyla sürdürmeye çalışan ne güzel insanlardır!

Yukarıda arz ettiğim yabancılar nazarında Türk imgesine, son olarak bizden bir örnek vermek istiyorum. Orhun yazıtlarında (MS. 732) “Türk doyunca acıkacağını, acıkınca da doyacağını bilmez” ibaresi mevcuttur. Bununla da denmek istenen “önünü, sonunu düşünmez, o anı yaşar” ifadesidir.

Bu olumlu/olumsuz imgeler karşısında bizim hareket tarzımız; Dünya ülkeleri bizi tanımamışsa kendimizi tanıtmalı, yanlış tanımışsa yanlışlıkları düzeltmeli, doğru tanımışsa da bunu korumak olmalıdır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Cumhuriyetle birlikte uluslaşmanın ön koşulu olan ulusal devlet ve ulusçuluk ideolojisi kurulmuş olmasına karşın, ulusal kültürün yaratılması ülkemizde henüz bütünüyle başarılamamıştır. Dünyadaki diğer toplumların uluslaşma sürecine girdiği 19. yüzyıla oranla, modern Türkiye bu yönden olumlu adımlar atmasına rağmen, tarihinden gelen kültürel mozaik nedeniyle, ULUSAL KİMLİK sorununu çözememiştir.

Ulusal kimlik sorunu; belli bir coğrafi alanda (Ulusal sınırlar içinde) yaşayan etnik grupların (alt kültürlerin) kültürel özgürlüklerini ve özerkliklerini korumakla birlikte ulusallaşma potası içinde toplanarak, belirli bir uzlaşma zemininde ulusal bir toplum yarattıkları zaman çözümlenmiş olacaktır.

Enformasyon (Bilgi) çağının hüküm sürdüğü dünyamızda, tek sesli bir kültür birliğinin, en ilkel toplumlarda bile sağlanamadığı yadsınamazken, TÜRKİYE gibi bir kültürler mozaiğinde bu birliğin sağlanabileceği düşünülmemelidir. Birlik mi? çokluk mu? sorularının tarihi yargısı, yüzyıllar önceden verilmiştir. Buda “ÇOKLUK İÇİNDE BİRLİK, BİRLİK İÇİNDE ÇOKLUK” tur.

CHARLES TAYLOR (felsefe/siyaset Prof.) ve çağdaş bir ekibin son günlerde ortaya koyup, irdelediği MULTICULTURALISM (ÇOK KÜLTÜRCÜLÜK); Bir toplumda farklı kültürlerin bir arada yaşamasını onaylayan bir tanınma politikasını yansıtmaktadır.

Bu görüşe göre; demokratik görüş açısından bakıldığında bir insanın etnik kimliği, o kişinin birincil kimliği değildir. Çok kültürlü demokratik toplumlarda çeşitliliğe saygı duyulması önemli ise de etnik kimlik, eşit değerde olmanın ve dolayısıyla eşit haklara sahip bulunma düşüncesinin dayandığı temel değildir.

Liberal demokratik görüş açısından bakıldığında, bir insanın eşit tanınmayı talep etme hakkı vardır, bunu talep ederken öncelikle ve birincil olarak insan kimliğine ve insan olmasının verdiği güce dayanacaktır, etnik kimliği kesinlikle birincil dayanak değildir.

Kimliğimizin/Kültürümüzün kökenleri sorununa yaklaşımda bugüne değin süregelmekte olan yöntem: “önce kültürümüzün kökenlerini araştırmaya yönelmeli, sonra Ulusal bileşime gidilmeli” biçiminde ortaya konulmuştur. Yöntem doğrudur ancak büyük bir yanılgıya da düşülmektedir. Kültür kaynakları saptandıktan sonra, bu kaynaklardan yararlanarak bir bileşime gidilecek yerde, kökendeki kültür, bir bileşim sayılmaktadır. Oysa geçmiş bir kültürden bir bileşime gitmek başka, geçmiş bir kültürü bir bileşim sayarak çağımızda da geçerli kılmak başkadır. 1932’de toplanan TÜRK TARİH KONGRESİ bu yanılgının ilk örneğini vermiştir. (Kültürümüzün kökenlerini ORTA ASYA TÜRK HALKININ geliştirdikleri kültürlere bağlamaktaydı).

Ulusal bir Kimlik/Kültür bileşimine varmak için tutulacak yol; dünden bugüne gelmek değil, tam tersine bugünden düne gitmektir. Dünden bugüne gelmek; ister istemez, geçmiş bir kültürü bugünde geçerli kılmak eğilimini de birlikte getirir.

Bilinçsizce kullanımdan, aşırı zorlamadan, sürekli aşınmadan yorgun düşmüş topraklar üzerinde yaşıyoruz. Gidecek, göçecek ya da fethedecek bakir topraklar da kalmadı. Var olanla yetinmek tüketmeden üretmek, var olanı korumak, gelecek kuşaklara yaşanabilir, aldığı borçları ödeyebilir bir ülke bırakmak zorundayız. Afrika atasözünde vurgulandığı gibi, “Kültürel varlığımızı yalnız atalarımızdan yadigar bulmadığımızı, gelecek kuşaklardan da aldığımızı” söyleyip duruyoruz ya, artık bunun gereğini yapmak, geleceğe yönelmek zorundayız.

Türk kimliği ve kültür kökenleri konusunda 1980’lerden itibaren ağırlıklı olarak tarihi gerçekçilik arayışları içinde yürütülen çalışmalar önümüzdeki günlerde de yoğunlaşarak devam edecektir. Bu çalışmalarda; “Bir ÜST KİMLİK olarak hepimiz TÜRKİYE CUMHURİYETİ YURTTAŞLIĞINI BENİMSEYEREK, yurttaşlık hakları temelinde birleşmeli, ancak hepimizin önem ve değer verdiği; asla vazgeçemeyeceğimiz etnik, dinsel, bölgesel ve kültürel kimliklere karşı da saygı ve hoşgörülü olmalıyız” prensibinin göz önüne alınmasını umuyor ve temenni ediyorum.

07.08.2002 Halit YILDIRIM

Bu Yazıyı Okudun mu?

Sahih “Sayılan” Bazı Rivayetler Kur’an’ın Korunmuşluğuna Gölge Düşürüyor…!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.